İnsanın önemine dair süregelen bir tartışma mevcut. Yaptığımız bilim, sanat, teknik ve felsefenin hepsi esasında insanın anlama çabası üzerinedir ve ölçüsü insandır. Ancak esas büyük sorunda insanı anlamakta başlamaktadır. İnsan kendi geliştirdiği düşüncenin nesnesi olunca öznenin nesneyi incelemesi gibi bir sıkıntı oluşmaktadır. Kant’ın epistemolojisinde numen ile fenomen arasında kesin bir ayrım vardır ancak fenomen numen olunca ne olacak? Bu sorunsal esasında insanın kendisine özne mi yoksa nesne mi olarak yaklaşması gerektiğine dair önemli bir sorundur. Bir yandan insanın davranışlarının yer aldığı üçüncü kişiler tarafından gözlemlenen bir yanı varken diğer yandan öznel deneyim gibi başkasına tam olarak açıklanamayacak yanı vardır.
İnsanı anlamak peki neden bu kadar önemli? Esasında bu işin gerçek hayatta da bir karşılığı var. İnsanı ne kadar iyi tanırsak hukuk kuralları ve yönetim o kadar işlevsel olur. Veya şirketler pazarlama stratejileri hatta üretecekleri ürünü insanı anlayarak karar verir. İnsanı anlamak sadece makro ölçekte değil insanın kendi hayatı için de önemlidir. Sosyal beceriler hayatta kalmak için temel mekanizmalardandır. Esasında insanın kendini nereye konumlandırdığı onun etik, epistemolojik ve ontolojik görüşünü de verir.
İnsana dair temel sorunlar Antik Yunan’da Homerik geleneğe dayanırdı. Homerik gelenek insan hakkındaki ideal tiplemenin bir tezahürüydü. Ancak bir diğer gelenek olan Hesiodosçu gelenek insanı Homerik gelenekteki gibi soyluluk merkezinden çıkarıp sıradan insana indirdi. O, Homeros’un şiirlerindeki özgür iradesi olmayan insana bir öğüt veriyordu. Artık önemli olan soylu olmak değildi. Buradan anlaşılacağı üzere insana dair erken tezahürler olandan ziyade olması gereken üzerineydi yani bir bilim yapmaktan ziyade normatif bir çizgi koyuyordu. Yunanlılarla çağdaş olan hatta daha eski olan Hint ve Çin gelenekleri de ağırlıklı olarak ahlaki bir kural koyuyordu. Hindistan’da ortaya çıkan okullar genelde Vedacı zihniyete karşı alternatif yol arayışlarıydı. Ancak hepsinin de temelinde insanın ideal yaşamı vardı. Çin’de ise var olan Legalizm, Konfüçyusçuluk ve Taoculuk da insanın yaşamı üzerine kurallar koyuyordu.
Bizim genelde insan üzerine görüşümüz Batı kaynaklı olduğundan yazımızdaki görüşler ekseriyetle Batı kökenli felsefenin ürünü olacaktır. Bu demek değil ki diğer uygarlıkların görüşleri değersizdir ancak günümüzdeki hakim bilim ve felsefe paradigması Batı kökenli olduğundan ağırlığımızı o yöne koyup tahlil edeceğiz.
Esasında insan bilgisine yönelik en eski sorulardan birisi bilginin bilinip bilinemeyeceğidir. Bu yönden Sofistler bilginin bilinemez olduğunu ve ölçütün insan olduğunu söyleyerek Batı bilgisini insan üzerine çekmişti. Ancak ölçütün insan olduğu ve uzlaşılan bir bilginin olmadığı durumda bilim yapılamaz. Burada insan üzerine gerçekten bir teori geliştirmenin temelini atan Sokrates’tir. Sokrates insan üzerine Batı’da ilk kez Evrensel bir anlayış ortaya koydu. Bu yönüyle insan bilimlerinin temelini atmıştı. Ancak felsefesinin sistemleşmesi öğrencisi Platon ile olmuştu. Platon, Sokratesçi ahlak felsefesini sistemleştirerek insan üzerine düşüncesini ortaya atmıştı. Bunun benzeri bir görüşü bir sonraki Aristoteles’te ortaya atmıştı. Ancak Aristo ve Platon arasındaki fark insanı anlamak üzerine temel bir sorunu ortaya çıkarmıştı: deney ve aklın çatışması. Bu durum insanın anlaşılmasında kendi bilincine mi yoksa dışardan bir gözlemciye mi güvenmesi gerektiği konusundaki tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Erken Modern çağ ile başlayan deneycilik çok ciddi bir dönüşümü ateşledi. İlk başta doğa bilimlerinden başlayan dönüşüm insan bilimlerini de etkileyecekti. Benzer dönemde başlayan İngiliz ve Fransız hükümranlarının merkezileşmeye başlaması ve yeni keşfedilen coğrafyalar insan üzerine bir sorunsalı getiriyordu. Amerika’dan akan gümüş ve altın ekonomik sistemin dönüşerek bankacılık ve ticari bir sınıfın kurulmasına neden oluyordu. Yıkılan feodalite ve güçlenen monarşi de siyasi ilişkileri sorgulatıyordu. Yaşanan kolonicilik hareketleri ve karşılaşılan halklar yöneten sınıfın kimleri temsil ettiğini sorgulatıyordu. Bu dönüşüm ortamında insan temelli araştırmalar ağırlık olarak İngiliz ve Fransız geleneği etrafında şekillenmişti. II. Charles ve İngiliz parlamentosu arasında yaşanan gerilim Thomas Hobbes üzerinde derin bir etkisi olmuştu. Hobbes benzer yıllarda yaşayan ünlü fizikçi Galileo Galilei ile de görüşmüştü. Galileo’nun matematiksel fiziğinden etkilenip benzerinin insan içinde uygulanıp uygulanamayacağı konusunda düşünmüştü. Ona göre insan biyolojik bir makineden farksızdı. İlk başta fizyoloji sonra psikoloji ardından sosyolojik boyutu geliyordu. Bu fikirlerini ünlü eseri Leviathan’da dile getirip insanın doğal halde nasıl kontrolsüz olduğu ve ancak mutlak bir monarkın etrafında düzene koyulabilirdi. Hobbes her ne kadar makine insanı savunsa da döneminden farklı olarak insanın bilgisinin sınırlı olduğunu iddia ediyordu. Bir diğer benzer dönemde Fransız mutlakiyetçiliği altında yaşayan Montesquieu vardı. Montesquieu’nün fikirsel alt yapısı genelde kolektif temeldeydi. Bu esasında Fransız ve İngiliz geleneğinin en büyük farkıydı. İngiliz geleneği temelde bireyden başlarken Fransız geleneği genelde toplumu temel alıyordu. Bu bir diğer sorunsala yani toplumun temelinin bireylerden mi yoksa kendisinin ayrı bir yapı olup olmadığı tartışması girer. Daha sonrasında gelen Locke ve Smith geliştirdikleri felsefelerde Hobbes’tan farklı olarak bireyin akılcı olduğunu var saymışlardı. Bir diğer giren aktörse Alman romantikleriydi (idealizmi). Kant’ın felsefesinin akıl kısmına odaklanan romantikler İngiliz geleneği gibi deneye değil daha çok akıllarına güveniyordu. Bu sorun bize Antik Yunan’daki Aristo ile Platon farkına götürebilir. Özellikle Hegel için hermenötik (yorumculuk) çok önemliydi. Hegel’in felsefesi büyük oranda Avrupa’daki sosyal bilim çalışmalarını esir aldı.
19. Yüzyıl sanayi devrimi ve Fransız devrimi ile başladı. Bu kaotik ortamda ve yeni oluşan Dünya düzeninde kalıplaşan değerlerin artık etkisi yoktu. Tarım temelli ekonomi artık kendini sanayiye bırakıyor ve şehirler kalabalıklaşıyordu. Yeni oluşan demokratikleşme ve ulus inşa etme sürecinde insan araştırmaları daha bir önem arz etti. Bu dönemde iki anlayışın var olduğunu söyleyebiliriz biri hermenötik diğeriyse pozitivizmdi. Pozitivizm Auguste Comte tarafından geliştirilmişti. Kant’ın ampirik yanını alan ve metafiziği dışlayan pozitivizm benzer bir metodu sosyal bilimler içinde uygulayacaktı. Böylece sosyoloji doğmuş oldu. Benzer dönemler gelişen klasik ekonomi fonksiyonel analizi baz alıyordu. Neo-klasik görüşle birlikte matematiksel ekonomi zirvesini yaşadı. Benzer dönemlerde Wundt ilk psikoloji laboratuvarını kurdu. Doğan bu üç sosyal bilimde fizik örnek alındı. Özellikle iktisat fiziki determinizme çok güveniyordu. Klasik ve neo-klasiklere göre ekonomi insan davranışının evrensel yasalarını ortaya koyuyordu. Comte’un göz bebeği olan sosyoloji Emile Durkheim ile yön değiştirdi. İktisattan farklı olarak sosyoloji uzun süre akademide ilgi görmedi. Bunun en büyük nedeni sosyolojinin istatistiki ve hermenötik gelenek ile harmanlanmasıydı. Sosyolojinin ilkeleri büyük oranda Durkheim’ın İntihar isimli eseriyle konmuştu. Benzer biçimde iktisatçılarda gerçek hayatın tek değişkenli olmadığını fark ederek neo-klasiklerle birlikte çok değişkenli fonksiyon ve kısmi türev gibi daha fazla değişkeni kapsayan sistemler inşa etmişti.
İnsana dair bir diğer sorunsal ise insanın biyolojik yanıydı. Darwin ile gelişen evrim teorisi ve Mendel ile gelişen genetik biyolojinin kayıp temellerini ortaya çıkarmıştı. Psikolojinin kurucuları büyük oranda fizyoloji ve tıp gibi alanlardan gelmeydi. Sözüm ona psikolojinin kurucuları arasında yer alan Wundt fizyolog, William James doktor ve Freud nörologdu. Bunun haricinde antropoloji de biyolojik temeller üzerine inşa edilmekteydi. Psikolojinin ve antropolojinin biyolojik yanıyla diğer sosyal bilimlerden ayrılmaktaydı. Ancak psikolojide uzun süre hakim olan davranışçılık ve antropolojide hakim olan tek biçimci evrim anlayışı fizik gibi evrensellik iddiasından geri durmuyordu.
19. Yüzyılda yaşayan iki tane aykırı isimden bahsetmezsek olmaz: Marx ve Freud. Marx, Hegelci analizi materyalist bir tarafa çekmişti. Freud ise bilinçdışına vurgu yaparak psikolojiyi hatta sosyal bilimlere başka bir boyut katmıştı. Marx’ın tarihsel materyalizmi ve Freud’un psikanalizi dönemin pozitivist sosyal bilimleri evrenselciydiler ama onların açtığı yol sosyal bilimlerin farklı bir yönüne parmak basıyordu.
20. Yüzyıl Dünya’sı toplum bilimlerindeki paradigmaların kırıldığı anlarda. İlk başta Boasçı Antropoloji ilkel ve modern arasındaki ayrımı eleştirerek kültürel bir rölativizmin temelini atmıştı. Ona göre insanlık tek bir çizgiden ziyade farklı gelişim aşamaları olduğuna dikkat çekmişti. 1929 ekonomik buhranı iktisadın evrensel iddialarının çöküşü oldu. Keynes geliştirdiği teori ile piyasanın görünmez bir el tarafından idare edilmediğini ve psikolojik veya sosyolojik faktörlerden etkilendiğini gösterdi. 1950’li yıllardaysa psikolojinin davranışçı ekolü bilincin varlığı konusunda yenilgiye düşerek psikolojinin evrenselci iddiadan çok okullu bir yapıya dönmesini sağladı.
Peki sosyal bilimlerin hikayesi bu kadar mı? Evrensellik iddiasıyla ortaya çıkıp en sonunda pek çok okula dönüşen bir yapı mı? Peki neden rol model aldıkları fizik gibi bir bilime dönüşemediler? Yoksa o çok bilinen sosyal bilimlerin sözde bilim olduğuna dair iddia doğru muydu?
Esasında sosyal bilimi bırakırsak bilimsel düşünce dediğimiz olgu felsefe ve dine göre oldukça yeni bir olgu sayılır. Bilimin felsefeye karşı en büyük farkı daha disipline bir biçimde ele almasıydı. Bilimsel süreçte temelde bir hipotez ortaya atılır sonrasında bu hipotez teste tabii tutulur. Pozitivist bilime göre önemli olan hipotezin doğrulanmasıyken Poppercı bilimdeyse yanlışlanabilmesidir. Ancak ne Pozitivizm ne de Poppercı bilim günümüzdeki sosyal bilim anlayışına cevap verebilmektedir. Sosyal bilimlerin çoğundaki hipotezler deneye tabii bile tutulamamaktadır. Bu durumda iddiaya baktığımızda fen bilimleri açısından metafiziğe giriş yapacaktır. Fiziki bilimlerde deney objemizi manipüle edebiliriz ve kontrol altına alabiliriz. Bu durum ciddi bir biçimde fonksiyonel bir ilişki kurmamızı sağlar. Ancak sosyal bilimlerdeki verilerde gürültü dediğimiz yapılar fonksiyonel ilişkiyi yani kontrolü bir deneyi imkansız yapmaktadır. Bu durumda yapılacak olan regresyon kurmaktır yani yaklaşık bir değer bulmaktır. Sosyal bilimlerde özellikle iktisatta regrosyon verisi düzlemsel bir fonksiyon haline getirilir. Burada yapılan işlemde hata payı en az olan seçilmeye çalışır. Ancak bu durum işi zorlaştırmaktadır. Genelde klasik istatistikten yararlanan sosyal bilimciler iki değişken arasındaki analize bakar. Ancak değişkenlerin manipüle edilemediği bir nesneyle karşı karşıyaysak yapılması gereken çok değişkenli simülasyonlar kurmaktır. Burada da devreye lineer cebir girmektedir. Lineer cebir pek çok değişkenin analize katılmasını sağlar ama verinin doğrusal olmadığı açıktır. Bu sorundan kurtulmak içinse özvektör ve ağırlık sayısı seçimi veya gürültünün denkleme dahil edilmesiyle çözülmeye çalışılır. Bu kadar uzun aşamalar günümüzde çoğu hesap bilgisayarlar tarafından yapılmaktadır. Ancak doğrusal sistemler bir yerde yetersiz kaldığı aşikardır. Burada da kaos teorisi ve bayesyen yaklaşım devreye girmektedir. Özellikle klasik istatistikte kullanılan normal (Gauss) dağılımı bir yerde sınıra varır. Ancak kaotiklik hala daha yok olmaz. Kaotik sistemler temelde bir çekici tarafından çekilerek şekillenen belirsiz sistemlerdir. Bayesyen istatistikse koşullu bir istatistiktir. Gerçek hayattaki neden-sonuç ilişkisini daha iyi ortaya koyar.
Bir diğer sorunsal ise elde edilen veride neyin önemli olduğudur. Önemli olan fizyolojik olan gibi gözlemlenebilir olanlar mı yoksa bilinç ve kültür gibi gözlemlenemeyenlerde eklenebilir mi? Esas büyük soru şu bütün sosyal bilimler biyolojiye hatta iddia edildiği gibi gene kadar indirgenebilir mi? Hobbes’a geri dönelim isterseniz ona göre insan belirli bir makineden ibaretti ki 19. Yüzyıldaki yaklaşımda genelde biyolojinin zaferini ilan ediyordu. Ancak şunu unutmamalıyız ürün, üreticiyle aynı değildir. Üreticinin süreci olabilir ancak ürünü tamamen üretici ile ifade edemeyiz. Bu durum Gödel’in eksiklik teorimi ile bağlantılıdır. Gödel ünlü teoremi ile cebir her ne kadar mantığın ürünü olsa da cebirsel olarak doğru olanlar mantıksal olarak yanlış olabilir. Bu durumda bilinç ve kültür biyolojik yanın ürünü olsa da asla biyolojiye indirgenemez aynı biyolojinin kimyadan ibaret olmadığı gibi. Elbette sosyal bilimler biyolojiye dayanmak zorunda ama insanın anlaşılması için fenni yöntemler bir yönden yetersiz kalmaktadır ve eninde sonunda baştaki soruna yani Platon ile Aristo’nun uzlaştığı yani hermenötik gelenek ile deneyciliğin uzlaşmasında yatar.
Sonuç olarak insanı anlama problemi, Antik Yunan’dan başlayarak modern sosyal bilimlere kadar uzanan uzun bir düşünsel dönüşümün merkezinde yer almıştır. İlk dönemlerde normatif ve ahlaki çerçevede ele alınan insan anlayışı, modern çağla birlikte bilimsel yöntemlerin etkisi altına girerek açıklayıcı ve analitik bir yön kazanmıştır; ancak insanın hem özne hem nesne oluşu bu süreci her zaman problemli kılmıştır. Pozitivist ve deneyci yaklaşımlar insan davranışlarını yasalarla açıklamaya çalışırken, hermenötik gelenek insan deneyiminin anlam boyutunu korumuş ve sosyal bilimlerin yalnızca doğa bilimlerinin bir uzantısı olamayacağını göstermiştir. Günümüzde istatistiksel modeller, kaos teorisi ve Bayesyen yaklaşımlar insan gerçekliğinin karmaşıklığını daha iyi kavramaya imkân verse de insanı bütünüyle indirgemeci bir çerçevede açıklamak hâlâ mümkün görünmemektedir. Bu nedenle insanı anlamanın yolu, biyolojik, toplumsal ve kültürel boyutları birlikte ele alan; deneysel açıklama ile yorumlayıcı anlayışı uzlaştıran çok katmanlı bir perspektiften geçmektedir.