İlk bölümde buraya kadar modern psikolojinin veya psikiyatrinin toplumsal problemleri nasıl kişisel sorun gibi sunduğunu, ruhsal sıkıntıyı nasıl metalaştırdığını, bireyin herhangi bir uyumsuzluğunu patolojiye dönüştürerek sistemi nasıl akladığını ve artı olarak Jung’un karakter tipoloji çerçevesinde içedönük sezgisel (INxx) bireylerin özellikle bu sistem içerisinde nasıl zorlanacağından bahsettik. Tabii ki bu problemler sadece Jung’un karakter tipolojisi çerçevesinden sadece içedönük sezgisel bireyler için incelemek veya sadece onlar adına analiz etmek belirli yönlerden eksik kalabilir. O yüzden perspektifimiz sadece o bireylerle sınırlı değil, bu metinde bahsedeceğimiz durumlar veya problemler artık genel bir çerçevede olacak. Şimdi sistemin kişisel bir problem gibi sunduğu rahatsızlıkları daha detaylı incelemek istedim. Bu noktada mesele psikoloji ya da psikiyatrinin yanlış olduğunu, bilim olmadığını veya olmaması gerektiğini düşündürmek değil, otomatik zihinsel süreçlerimizle aktifleşen şemalar belki okuyucuya böyle hissettirebilir. Asıl mesele ruhsal süreçlere mikro düzeyde, sistemin optiğinden bakan dar perspektifi aşmak ve bu olguları toplumsal bağlamlarıyla da ele alan Marksist bir bakışın Cohen’in de deyimiyle neden zorunlu hale geldiğini tartışmak. Aynı zamanda bu problemlerin şemalar dışında ele alınmasını sağlamak, perspektifte ve algıda yeni düşünce yolları oluşturabilmek.
- Depresyon
Toplumun hızına ayak uyduramayan ve üretim temposunda enerjisi tükenen birey modern tıp tarafından depresyon kategorisine yerleştirilir. Bu sınıflandırma sürecinde esas odak noktası bireyin iş hayatına ve bu sosyal akışa ne kadar verimli katılabildiğidir. Böylece depresyon, hız, performans ve üretim üzerine kurulu bir düzenin ruh sağlığı üzerinde yarattığı tahribatın klinik tanımı haline gelir.
Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik kitabında bu tablonun bireye indirgenmiş bir problem olarak görülmesine karşı çıkar. Mark Fisher’ın optiğinde bu yaygın ruhsal çöküş kapitalizmin gündelik hayatta dayattığı baskıların, mevcut ekonomik düzenin yarattığı yaşam koşullarının sonucu olarak değerlendirir.
Bu noktada Fisher’ın “otomatik iktidarsızlık” kitabında Türkçeye bu şekilde çevrilmiş- (refleksive impontance) kavramı kilit bir rol oynar. Bu durum bireyin sistemin ne kadar kötü işlediğini bilmesine rağmen hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmasıdır. İnsanlar sömürüldüklerini ve tükendiklerini görürler fakat bu koşulların değişmeyeceğini düşündükleri için daha yolun başında pes ederler. “Her şeyin kötü gittiğini biliyorlar, ama bunun da ötesinde, bu konuda hiçbir şey yapamayacaklarını biliyorlar. Fakat bu ‘bilgi’, bu dönüşlülük, işlerin halihazırda var olan durumunun edilgin bir gözlemi değil. Bu, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet (Fisher, 2011, s.31).” Fisher’ın burada bahsettiği bu durum bir tür öğrenilmiş çaresizlik aslında. İnsanlar mutsuz olduklarını ve neden mutsuz olduklarını sezerler fakat bu durumu değiştirecek ortak bir güç veya yol bulamadıkları için sıkıntı içsel süreçlere yönelir.
Fisher, depresyonun bu kadar yaygınlaşmasını bu çaresizlik hissiyle birlikte “depresif haz” deyimiyle açıklar. Geleceğe dair umutların tükendiği bir ortamda birey içindeki boşluğu sistemin sunduğu anlık hazlarla (sosyal medya, oyunlar, sürekli tüketim) uyuşturmaya çalışır. Birey bu süreci kendi zihninde çözmesi veya uyuşturması gereken kişisel bir mesele olarak deneyimler ve böylece sistemin yarattığı yıkım bireysel bir hastalık olarak algılanmaya başlar.
Fisher’a göre bu sürecin en önemli göz boyama aracı, ruhsal sorunların biyolojik meseleymiş gibi sunulmasıdır. “Mevcut yönetim ontolojisi, ruhsal hastalığın toplumsal bir neden-sonuç ilişkisine dair her türlü olasılığı yadsır. Ruhsal hastalığın kimyasal-biyolojikleştirilmesi, kuşkusuz onun depolitizasyonuyla doğru orantılı yürüyor. Ruhsal hastalığın bireysel bir kimyasal-biyolojik sorun olarak kabul edilmesinin kapitalizme sayısız yararları oluyor (Fisher, 2011, s.47).”
“Söylemeye bile gerek yok ki, tüm ruhsal hastalıklar nörolojik temellidir, ama bu, hastalıkların nedeni konusunda hiçbir açıklama getirmez. Örneğin, depresyonun düşük serotonin düzeyleriyle ortaya çıktığı doğruysa, gene de neden belirli bireylerin düşük serotonin düzeylerine sahip olduğu, hâlâ açıklanması gereken bir husus olarak kalmakta (Fisher, 2011, s.47).”
2. Kaygı Bozuklukları/Anksiyete
Modern toplum hassas ve sezgisel bireyler için bitmek bilmeyen bir uyaran bombardımanıdır. Sürekli performans sergileme, rekabet etme ve hızlanma baskısı, sinir sistemini süreğen bir alarm durumuna sokar. Modern tıp bu durumu kaygı bozukluğu olarak adlandırsa da aslında sorun bireyin içine hapsedildiği toplumsal süreçlerin yapısındadır.
Dieter Duhm’a göre korku kapitalizmin en temel yönetim tekniğidir. Birey hayatta kalabilmek için sürekli başarılı olmak ve sistemde yerini korumak zorundadır. Bu mecburiyet insanın gerçek benliğini gizleyip bir “karakter maskesi” takmaya iter. Kaygı burada sistemin yakıtıdır; birey ne kadar kaygılıysa o kadar uyumlu ve kontrol edilebilir hale gelir. “Toplumsal hayatının her yanında bulunduğu için göze batmayan bu korkuya çanak yalayıcı üniversite psikologları ‘normal’ derler; ama gerçekte normalden başka her şeydir. Bu korku, bütün hayatımızı zehir eden kötü bir hastalıktır… Kapitalizmin malıdır; yalnızca onun ürünü olarak değil, onsuz her şeyin çökeceği bir yapı taşı olarak da bu sisteme aittir (Duhm, 2015, s.95).”
Bu durum Foucault’un Panoptikon modelinde bahsettiği içselleştirilmiş gözetim mekanizmasıyla örtüşür. Modern sistemde iktidar artık kırbaç kullanmaz fakat bunun yerine bakışlarını bireyin zihnine yerleştirir. Sosyal medya beğenileri, başarı ölçütleri veya popülizm zihnimizde aktif bir “Panoptik Yargıç”a dönüşür. Yani bu kaygı, bu iç yargıcın bizi her an yetersiz kalma korkusuyla denetlemesidir.
Sistemin en büyük manipülasyonu beyaz yakalılar üzerinde de işler. Emeğini satan çalışan olmalarına rağmen bu bireyler kariyer ideolojisiyle kendilerini ayrıcalıklı bir sınıf sanmaya yönlendirilir. Burada karakter maskesi kusursuz bir göz boyama aracıdır. Plaza, unvanlar, statü gerçekteki bağımlılık ilişkisini gizleyen bir illüzyona dönüşür. Duhm “Hayatını ayarlayan bütün dış faktörler bireyin karşısına başından itibaren kendisine yabancı güçler olarak çıkar. Hayatta kalabilmek için uyum sağlamak ve karşısındakilerin istediğini yapmak zorundadır… İnsanlarla değil, mercilerle ilişki halindedir artık. Hayatı artık onun değil, anonim güçlerin elindedir (Duhm, 2015, s.102).”
Bu sahte başarı kimliği, bireyin benlik değerini statü ve unvan üzerinden kurmaya yatkın bireyleri dünyevi şeylere yatırım yapan ve sistemin onay mekanizmalarına bağımlı olan bir özneye dönüştürür. Bu noktada Karl Marx’ın “Meta Fetişizmi” kavramıyla karşılaşırız. İnsanlar arasındaki sosyal ilişkilerin yerini, nesneler (pahalı telefonlar, markalı kıyafetler, lüks arabalar, başarı, statü vb.) arasındaki ilişkiler yer alır. Birey, içindeki kaygıyı ve boşluğu bu metalara yönelerek bastırmaya çalışır ve sistemin istediği ideal profil de tam olarak budur: Kaygısını tüketerek dindirmeye çalışan itaatkâr özne.
Sistemin iki yüzlülüğü ise kaygının yönü değiştiğinde ortaya çıkar. Eğer kaygınız sizi daha çok çalışmaya ve rekabete itiyorsa sistem bunu hırs veya motivasyon diyerek ödüllendirir. Ancak aynı kaygı sizi yavaşlatıyor veya üretimden çekiyorsa hastalık ve arıza olarak damgalanır. Sistemin tek derdi sizi yeniden pazara sokabilmektir. Kaygı işe yaradığı sürece makbul, üretimi aksattığında ise patolojiktir.
3.DEHB
Modern tıp DEHB’yi dikkat eksikliği ve hiperaktivite ile tanımlar. Hartmann’a göre DEHB, aslında insanlığın binlerce yıllık hayatta kalma stratejisidir. İnsan türü uzun süre avcı olarak yaşamış, çiftçi düzenine (tarım toplumuna) ise çok yakın bir zamanda geçmiştir. Avcı için hayatta kalmak; her an tetikte olmak, çevreyi taramak ve ani kararlar vermek demektir. “Successful hunters were required to be easily distractible, risk takers, and capable of multitasking, thriving on the adrenaline of the hunt while struggling with mundane tasks.” (Başarılı avcıların kolayca dikkatlerinin dağılabilmesi, risk almaya yatkın olmaları ve aynı anda birden fazla işle meşgul olabilmeleri gerekiyordu. Avın yarattığı adrenalinle canlı kalıyorlar, sıradan ve tekrarlı işlerde ise zorlanıyorlardı.)
Bugün dikkat eksikliği aslında avcı için hayati olan “yüksek uyanıklık modu” dur.
Modern okul, ofis ve bürokrasi düzeni tamamen “çiftçi” zihniyeti (sabitlik, rutin, uzun süre tek bir şeye odaklanma) üzerine kuruludur. Avcı zihnine sahip bir beden için bu düzen fizyolojik bir hapis gibidir. “The ADHD traits once vital for survival in hunting societies now exist in a world dominated by agricultural influences.” (Avcı toplumlarında hayatta kalmak için bir zamanlar hayati olan DEHB özellikleri, bugün tarımsal etkilerin egemen olduğu bir dünyada varlığını sürdürmektedir.)
Meseleye sistemin işleyişi açısından bakarsak mesai saatlerine, ofis rutinlerine uymayan birey modern düzenin sessiz ve tekdüze işleyişine karşı istemsiz bir tehdittir. Sistem bireyi hareket etmeyen, saati saatine çalışan ve öngörülebilir bir parça olarak terbiye etmek ister. Sistem akışını bozan her türlü farklılığı bir tehlike olarak gördüğü için onu tıbbi bir bozukluk olarak etiketleyerek kontrol altına almaya çalışır.
Hartmann bu profil için “Edison tipi zihin” kavramını kullanır. Kapitalizm bu zihnin yarattığı yaratıcılığı ve risk alma yeteneğini sever, ancak bu yaratıcılığı doğuran düzensizliğe tahammül edemez. Burada sistemin yine bir ikiyüzlülüğü ortaya çıkar. Eğer bu özellikler sistem için değer üretiyorsa (girişimcilik, yaratıcılık) adı “karizma ve cesaret” olur. Eğer bu özellikler üretim temposunu bozuyorsa adı “patoloji” olur.
İlaç tedavisi çoğu zaman bireyi sisteme uyumlu hale getirme girişimidir. Hartmann aslında bu bireylerin patolojik olmadığını, sadece yanlış çağda ve yanlış mekânsal organizasyon içinde yaşadıklarını ve onların bu dağınıklığının modern dünyanın tekdüzeliğine karşı biyolojik bir direnç olduğunu anlatır.
Sonuç
Buraya kadar modern tıbbın bireyi pazara sokmayan olgularla nasıl toplumsal bağlamından kopardığını ve Marksist bir perspektifin neden gerekli olduğunu ve olabileceğini ele aldık. Ancak sistemin birey üzerindeki etkisi sadece burada bahsettiğimiz olgularla sınırlı değildir. Bu etki kimliğin en derin katmanlarına ve bedenin sessiz diline uzanır. Bu yüzden bir sonraki bölümde bu yapısal analizi daha karmaşık klinik tablolara taşımak isterim. Sistemin talep ettiği ideal özne kalıplarına sığmayan kişilikleri nasıl aykırılaştırdığını (kişilik bozuklukları kümeleri), sistemin ideal görüntü imajını koşulladığı düzende bireyin kendi bedeninin nasıl araç haline geldiği ve kişinin kendi bedeniyle olan ilişkisinin nasıl bir yabancılaşmaya dönüştüğü (beden dismorfisi), parçalanmış bir toplumsal gerçeklikte zihnin hayatta kalmak için nasıl bölündüğü (dissosiyatif bozukluklar). Mesele bu semptomların bir araya gelerek oluşturduğu büyük toplumsal resmi de görebilmektir.
KAYNAKÇA
Fisher, M. (2011). Kapitalist gerçekçilik: Başka alternatif yok mu? (G. Çağalı Güven, Çev.). İstanbul: Habitus Yayıncılık.
Duhm, D. (2015). Kapitalizmde korku. İstanbul: Kırmızı Yayınları.
Hartmann, T. (2013). ADHD: A hunter in a farmer’s world (Rev. & updated ed.). Park Street Press.