Totalitarizmin Veçheleri: Psikanaliz, Şizoanaliz ve Kapital

Jacques Lacan, Arendt gibi, 1941-1945 yılında yeryüzünde cehennemi yaratmış olan Nazi Almanya’sının toplama kamplarını yazılarında ve özellikle etik üzerine olan seminerlerinde analizinin merkezine koymuştur. Ancak Arendt’ten farklı olarak Holokost’u ve toplama kamplarını “Freud’a dönüş” retoriğini kaybetmeden Marquis de Sade’ın eserleri üzerinden yeniden okumuştur. Vardığı sonuçlar ise politik, psikanalitik ve etik vargılara da yer vererek takdire şayan bir yeniden okuma örneği teşkil etmeyi günümüzde de sürdürmektedir. Holokost okuyuşunun bu kadar özgün olmasının sebebi, Kant’taki “ahlaki yasa uğruna feda”nın Sade’cı bir ters çevrilmesi, yani “haz yasası uğruna feda” olarak okuyarak Holokost’un jouissance (haz) kavramının bürokratik bir rasyonelleşmesi olduğunu ileri sürmesiyle beraber bu totaliter şiddetin, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” adını verdiği, arzunun sorumluluğu altında meşrulaşarak modern rasyonaliteye içkin bir unsur olarak sunulmasıdır.  Bu modern rasyonalite, her ne kadar barbarlık olarak görülüp pekala öyle kabul edilebilir bir durumda olsa bile aslında “İçinde yaşadığımız zamanın yeni bir insan türü” olan modern insanın bir modeli, ussal bir program şemasıdır: Artık logosun mitos üzerindeki galibiyeti değil, logosun her şeyi kapsayan aşkınsal bir mantık, kaçınılmaz bir kategorik buyruk yasası olarak yeryüzü üzerindeki tahakkümü ve şiddeti kutlanmaktadır. Arendt bize cehennemin dini bir inanç ya da fantezi değil, gerçek olduğunu söyler, oysa totalitarizm psikanalitik düzlemde anlamda kendini bir fantezi rejiminin (mitos), hakikat düzeyine (logos) çıkartılması olarak sunar ve bu haliyle gerçek anlamda fantezinin hakikate dönüşmesi, imgesel felaketin gerçekleşmesidir. İmgeler ve fantezilerden, psikanalizden radikal bir biçimde farklı bir analiz, hatta bir analiz-karşıtlığı olan Deleuze ve Guattari’nin şizoanalizi ise totalitarizmi -Lacan’ın fantezi ve arzu kavramını “Platoncu idea” olarak ve Deleuze ve Guattari’yi de varlığın ideasının kendisinde mevcut olduğunu savunan bir Aristoteles olarak konumlandırırsak- bir fantezinin gerçekleşmesi olarak değil, arzunun (ki belirtmeliyim ki bu arzu, eksiklik odaklı olmayan Spinoza’da bulunan arzudur) akışlarını yakalayıp sabitleyen ve kodlayan, ve kendi arzusu haline getiren bir makine olarak görür. Kitlelerin baskılanmasının bir sebebi de kendi arzularının haberleri olmadan başka bir arzunun ürünü olmasıdır: Sizin arzunuz aslında size ait bile değildir. Buradan denilebilir ki günümüzde totalitarizmin eridiği, yasalar ve antlaşmalar adı altında meşrulaştığı kapitalizm, bu arzu akışlarının yakalanması, sabitlenmesi ve bütün toplumsal kodlamaları çözerek kendine yeni bir düzen yaratmasıdır. Sermayenin bu mutlak arzu yakalaması, çözmeleri ve yersizyurtsuzlaştırmaları altında oluşturduğu bu devasa toplumsal boşluk bir kimlik makinesiyle doldurulmaya çalışır. Öyle ki Arendt’in gördüğü faşist, ırkçı ve totaliter Almanya devleti toplama kamplarıyla böyle bir makine yaratmıştır: Bu kamplar altında ne kadar farklı işte çalışan ve ne kadar farklı arzuları olan insanlar olursa olsun, iktidarın gözünde herkes devlet düşmanı bir “Yahudi”dir. Bireyin artık ne düşmanı ne de dostu vardır, onu toplama kampına atan hem dostu hem düşmanıdır: bu rejim altında hiçbir güvence de kalmamıştır çünkü artık yeni insan türü yaratılmıştır: Düşman tarafından işkence gören değil, arkadaşları tarafından yok edilen insandır bu.

***

Yeni insan türü, günümüzde tümelleşmiş ve tamamen muğlaklaşmış haldedir. Toplama kamplarındaki totalitarizm ile günümüzdeki totalitarizm o kadar farklılaşmıştır ki artık totalitarizm bile doğru bir mefhum haline gelmemektedir: Merkezi ve gaddarca bir totalitarizmden bütün toplumsal, insani ve ekonomik ilişkilerin altında görünmez bir el olan ve arzuları yersizyurtsuzlaştıran, fanteziyi hakikate çeviren totalitarizm sadece işlevsel olarak birbiriyle aynı üslupta konuşmayı gerektirir. Totalitarizmin bu farklı görüngüleri ikisinden birinin geçerli olduğunu değil, sistem altında birbiriyle eş uzanımlı bir halde sürekli kodları ve kimlikleri savaşlarla, soykırımlarla ve yeri geldiğinde televizyonlarla, bankalarla ve markalarla çözen bir yayılma halinde olduğunu ele verir. Filistin’deki içler acısı durum bize bu olguları çok daha net bir biçimde ortaya koymaktadır: İsrail, Filistin halkına “toplama kampı mantığı”nın evrenselleşmiş ve aşkınsal bir düzey haline getirerek halkın kimliğini çözmekte, bu olağanüstü hale bir “savaş” diyerek bu hali bir yönetim biçmine dönüştürmekte, saf bir kimlik fantezisiyle bütün bir ulus yok saymakta, her Filistinli gaddar ve tamamen totaliterleşmiş bir “efendi-köle diyalektiği” altında yaş aralığı umursanmaksızın katledilmektedir. Siyonist terörizm Filistin halkının yok olması gerektiğini değil, Filistin halkının “hiç var olmadığını” söyleyerek kendi eylemlerini görünüşte bir “tarihsel mantığa” oturtarak bir sorumluluğa atfetmektedirler. Bunun yanında Batı “medeniyeti” televizyonlarla, markalarla ve çeşitli yayın organlarıyla yapılanların bir “sorumluluk” olduğunda, özgürlük ve demokrasi için olduğunda diretmektedirler. Görüldüğü üzere bu mesele politik, felsefi, sosyolojik, ekonomik ve etik bütün bağlamların kesiştiği bir nokta olması bakımından tarihte çok büyük bir ehemmiyete sahiptir, öyle olmuştur ve olacaktır. Bu mesele, aynı kapitalizm ve totalitarizm gibi, asla salt bir teorik yaklaşımla ele alınması gereken bir mesele olmamıştır. Arendt’in de dediği gibi yeryüzünde cehennem halihazırda yaşanmaktadır ve “evler, taşlar ve ağaçlar” kadar gerçektir. Pratiğin teoriden daha üstün olmadığını, yaşam ve düşüncenin iç içe olduğunu düşünüyorum, çünkü teori her şeyden önce bize yeni bir olasılıklar dünyasının kapılarını aralar ve bu haliyle dünyayı değiştirmeye zaten muktedirdir ve pratiktir. Günümüzde arzularımızın özgürleşmesine, yeni planlara ve pratiklere her şeyden fazla ihtiyacımız olduğu aşikardır. Bunların gerçekleşmesi de her şeyden önce teorinin pratikle olan külli birliğinin fark edilmesi ve totalitarizmin kapsamının yeniden düşünülüp tesir ettiği alanların dünyamızla ilişkisinin belirtilmesi sayesinde olacaktır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Dünyayı Kavramak mı, İnşa Etmek mi?

Kavramların Bize Çizdiği Dünya 18. Yüzyıl düşünürü olan Kant rasyonel ve empirist gelenek arasındaki gerilimi yatıştırmak için geliştirmiş olduğu bilgilerin apriori ve apisteori kökenli

Öznenin İmkânsızlığı Üzerine

İNTİHAR (Özne’nin yıkımları) -1- İntihar kavramı bir problem değildir, bırakın felsefenin en önemli problemi olmayı, bir “problem” bile değil. Bir gün uyandığında aniden kaburgaların