SEPTİK NİHİLİZM III – KATMANLI BELİRLENİM PARADOKSU

“İnsan özgür olduğunu sanır; çünkü eylemlerinin bilincindedir, fakat onları belirleyen nedenlerin bilincinde değildir.”
Spinoza

Özgürlük, kazanılmış bir yeti ya da metafizik bir hak olarak değil; bilinç eksikliğinden doğan bir yanılgıdır. İnsan, seçim yaptığını düşündüğü anda zaten belirlenmiş olanın içinde hareket etmektedir. Özgürlük hissi, nedenleri görememenin ürünüdür.

Yaşam demek —yalnızca yaşam demek bile— meseleyi fazlasıyla basite indirger. Burada söz konusu olan, yaşamı aşan; varoluşu, insanı ve nihayetinde evreni kapsayan bir bakış açısıdır. Teorik olarak “tanrısal” diyebileceğimiz bu perspektiften bakıldığında, olasılıkların sonsuz olduğu bir yapı tasavvur edilir. Ancak bu sonsuzluk, soyut ve tarafsız bir bütünlük olarak kalmaz; insan yaşamı, modern yaşam, 2000’li yıllar ve 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşayan bir birey gibi giderek daralan, yoğunlaşan ve sertleşen katmanlar hâlinde görünür olur.

Bu mikro ve makro ölçekteki katmanların her biri, olasılıklar uzayında ilerleyen bireysel çizgiyi sürekli olarak kırınıma uğratır. Birey, bu kırınımları çoğu zaman “karar”, “tercih” ya da “irade” olarak adlandırır. Oysa gerçekte olan, bireysel çizginin her yeni katmanla birlikte daha dar bir koridora sıkışmasıdır. Dahil olduğumuz ya da dışında kaldığımız katmanların sayısı teorik olarak sonsuzdur; fakat her biri, özgürlük alanını genişletmek yerine onu görünmez biçimde sınırlar.

Bu yaklaşımın katı bir köknedencilik hatasına düştüğü iddia edilebilir. Ancak bu itiraz, teoriyi zayıflatmak yerine güçlendirir. Çünkü bireyi köknedenciliğe iten şey, yine bireyin kontrolü dışında gerçekleşen kırılımlardır. Belirlenmişliğin fark edilmesi, onu ortadan kaldırmaz; sadece daha karmaşık ve daha sofistike bir biçime sokar.

İnsanın kendini özgür hissetmesi, temelde iki düşünce biçiminde ortaya çıkar. İlkinde birey, dinsel, ideolojik ve kültürel dogmaların katmanları içinde sıkışmıştır. Bu birey, katmanların varlığını dahi fark edemez; yalnızca kendi lineer yaşam çizgisinin izdüşümünü gerçeklik sanır. İkincisinde ise birey, postmodern sorgulama aracılığıyla bu izdüşümü aşmaya çalışır. Ancak bu aşma girişimi, yeni bir katman üretmekten başka bir sonuç doğurmaz. Katmanları görmeyi sağlayan bu perspektif, sistemsel bir hata ya da bilişsel bir hile gibi işler.

Katmanların sınırsızlığıyla yüzleşmek, bireyde yeniden bir özgürlük hissi doğurur. Fakat bu his de en az önceki kadar sorunludur. Çünkü artık birey, yalnızca özgür olmadığını bilmenin verdiği sahte bir üstünlük duygusuyla hareket etmektedir. Bu noktada özgürlük, fiili bir durum olmaktan çıkar; bilinçli bir yanılsama halini alır.

İnsan, seçtiğini ve karar verdiğini hissetmek zorundadır. Bu güç arzusu ya da daha önce açıkladığımız yok oluş kaygısı kavramıyla özgürlüğünün ve iradesinin varlığına inanmak ister, nedensellik ve dışa bağımlılık duvarına sert çarptığında ise bireysel ve toplumsal yıkımlar ortaya çıkar. Özgürlük iddiası, gerçeklikle temas ettiği noktada parçalanır.

Doğa bilimleri, psikoloji ve felsefe gibi disiplinler, katmanlar arası bağları kurabildikleri ölçüde güçlüdür. Ancak bu disiplinlerin hiçbiri, katmanların dışına çıkamaz. Diyalektik, ekonomik yapıların psikoloji üzerindeki etkisi ya da Freud’un id–ego–süperego ayrımı, “tanrısal” perspektiften bakıldığında epistemik bir ayrıcalık taşımaz; yalnızca başka bir daraltma biçimi sunar. Bu nedenle katmanları öğrenmenin kendisi mutlak bir anlam üretmez. Nihai bir hakikate ulaştırmaz. Sadece bireyin, daha ilkel ya da daha kapsamlı katmanlar arasında yer değiştirmesini sağlar. Dogmatizmden kaçan birey, bu kez bilimselliğe, postmodernist gibi çeşitli katmanlara sıkışır. Kaçış yoktur; yalnızca katman değişimi vardır.

En büyük yanılgı, katmanların doğruluğunu tartışmaktır. Çünkü söz konusu kapsayıcı perspektife hiçbir zaman erişemeyecek oluşumuz —dilin, zihinsel kapasitenin ve diğer katmanların sınırları nedeniyle— epistemolojik ya da ahlaki kesin yargılarda bulunmayı da imkânsız kılar.

Sonuç olarak pratikte epokhé’ye yaklaşmak (yargıyı askıya almak), üretimin, üremenin ve dolayısıyla varoluşun askıya alınmasını gerektirir. Bu, belirlenimcilik ile zihinsel belirsizliği aynı anda barındıran paradoksal bir tutumdur. Ancak şu unutulmamalıdır: Bu metni yazdıran, okutan ve dolaşıma sokan etkenler de, her seferinde gerçekliği, doğruluğu ve iradeyi parçalayan katmanlardan başka bir şey değildir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Dünyayı Kavramak mı, İnşa Etmek mi?

Kavramların Bize Çizdiği Dünya 18. Yüzyıl düşünürü olan Kant rasyonel ve empirist gelenek arasındaki gerilimi yatıştırmak için geliştirmiş olduğu bilgilerin apriori ve apisteori kökenli

Öznenin İmkânsızlığı Üzerine

İNTİHAR (Özne’nin yıkımları) -1- İntihar kavramı bir problem değildir, bırakın felsefenin en önemli problemi olmayı, bir “problem” bile değil. Bir gün uyandığında aniden kaburgaların