Rust Cohle: Bilincin Yükü ve Nihilizmin İçinden Etik — Freudyen ve Felsefi Bir Bakış

Rust Cohle, True Detective dizisinin birinci sezonunda karşımıza çıkan, Louisiana’da görev yapan bir cinayet dedektifidir. Dışarıdan bakıldığında içine kapanık, iletişimi sınırlı, yalnız yaşamayı tercih eden bir karakter olarak görünür. İnsanlarla kurduğu ilişkiler mesafelidir. Sohbetleri kısa, çoğu zaman keskin ve rahatsız edicidir. Gündelik hayata, sosyal ritüellere ya da duygusal paylaşımlara dair bir ilgisi yokmuş izlenimi verir. Bu yönüyle bulunduğu ortama kolayca uyum sağlayan biri değildir. Dizinin daha ilk sahnelerinde Rust’la tanışma biçimimiz bile bu yabancılığı vurgular. Onu doğrudan bir sorgu odasında, geçmişi didiklenen biri olarak görürüz. Rust hikayeye zaten çözümlenmiş ve geriye dönük olarak incelenen bir zihin olarak girer.

Rust’ın geçmişindeki bu erken kopuşları Freudyen bir çerçeveyle okuduğunda asıl mesele Rust’ın dünyayla kurduğu ilişkinin hangi koşullar altında şekillendiğini görmektir. Freud’un erken döneme dair temel varsayımına göre çocuk için dünya ancak bakım verenin sürekliliği sayesinde tahammül edilebilir bir yer haline gelir. Bu süreklilik kırıldığında ise çocuk kaybı taşıyabilmek için bir savunma düzeni geliştirir. Rust’ın babasının savaşla yokluğu ve annenin terk edişi bu sürekliliği iki farklı yönden aynı anda keser. Bir yanda otorite ve koruma imgesi, diğer yanda bakım ve şefkat imgesi çöker. Böyle bir tabloda çocuk dış dünyanın güvenilir olduğuna dair en temel varsayımı kuramaz. Bunun yerine dünyayı insanların, bağların ve rollerin geçici olduğu, ihtiyaçların her an boşa düşebileceği bir yer olarak kodlar.

Bu kod Rust’ın yetişkinlikte kurduğu en yakın ilişkilerle yeniden ve daha sert biçimde doğrulanır. Evliliği, baba olması ve kızının varlığı, Rust’a ilk kez sürekliliğin mümkün olabileceğini düşündürür. Ancak kızının ölümüyle birlikte bu ihtimal bir anda çöker. Çocuklukta oluşan “nesneler kaybolur” şeması, bu kez en yoğun bağın kurulduğu noktada tekrar eder. Böylece dünya Rust için verdiği her süreklilik vaadini geri alan bir yer haline gelir. Eş, çocuk ve aile gibi bağlar artık kaybın en kesin biçimde yaşandığı noktalar olarak zihninde yer eder.

Bu kırılmadan sonra Rust’ın hayatı duygusal, zihinsel ve gerçeklik düzeyinde de dağılmaya başlar. Evliliği sona erer, baba kimliği ise artık geçmişte bir anı olarak kalır. Kızının ölümünün ardından dört ay boyunca bir akıl hastanesinde yatması, bu kaybın normal bir yas süreciyle taşınamadığını gösterir. Bu dönemde yaşadığı halüsinasyonlar ve gerçeklik kaymaları Rust’ın dünyayı eskisi gibi bir arada tutamadığının işaretidir. Kızına metamfetamin enjekte eden adamı öldürmesinde de hem ahlaki bir sınır çizmek istediğini hem de benim yaşadığım bu acı senin için sıradan olamaz düşüncesini de barındırdığını düşünüyorum. Yani kızını koruyamamış olmanın suçluluğu onu korumayı reddeden bir figürle karşılaştığında artık onun için düşünceyle taşınamaz hale gelir ve bu noktada bu eylem iç hesaplaşmanın dışa vurumu olur aslında. Ve bu olay, sonrasında Rust’ın hapse girmemesi karşılığında narkotik büro adına gizli görevde çalışmayı kabul etmesine yol açar. Ardından dört yıl boyunca suç dünyasının içinde sürekli kimlik değiştirerek şiddetin ve ölümün sıradanlaştığı bir hayat sürer.

Bu gizli görev yılları Rust’ın zaten parçalanmış olan benlik yapısını daha da yıpratır. Uyuşturucu kullanımı ve yaşadığı halüsinasyonlar hem kimyasal etkiler hem de bilincinin kalıcı biçimde bulanıklaştığı deneyimler haline gelir. Gerçekle algı arasındaki fark giderek silinirken Rust’ın insan doğasına dair taşıdığı sıradan varsayımlar da tamamen çöker. Bu sürecin ardından narkotikten cinayet masasına geçmek ister. “Neden cinayet masası?” sorusuna “North Shore’da gördüğüm bir şey yüzünden. Korintililer’den bir ayet. Beden bir değildir, çoktur. Çoksa tek bedende olabilir mi?” -Ne demek bu? “Bedenimin tek bir parçası olmaya çalışıyordum” diyerek  hem yaşadığı psikozu hem de dağılmış benliğini bu görevle bir arada tutma çabasını anlatır.

Bu nedenle Rust’ın yetişkinlikte yaşadığı süreç basit bir yas olarak okunamaz. Freud’un yas–melankoli ayrımı burada belirleyici hale gelir. Yas durumunda kişi kaybedilen nesneye bağladığı duygusal enerjiyi zamanla geri çeker ve bu enerjiyi yeniden hayata yönlendirebilir. Melankolide ise kayıp dışarıda tutulmaz, benliğin içine alınır ve benliğin kendisi yoksullaşır.

Rust’ın kızının ölümünden sonra yaşadığı çözülme bu ikinci duruma daha yakındır. Kayıp, dünyayla yeniden bağ kurmayı mümkün kılan bir yas sürecine dönüşmez. Aksine, Rust’ın “süreklilik mümkün olabilir” inancı çöker. Bu noktadan sonra dünya onun zihninde hem geçici hem de bağ kurulduğu anda kayıp üreten bir yer olarak sabitlenir.

Rust’ta bağlanamama insan ilişkilerinin ötesine geçerek yaşamın süreklilik varsayımını da zedeler. Nesnelerin kalıcı olmadığı bir dünyada zaman da lineer bir akış olmaktan çıkar, geçmiş sürekli geri dönen bir ağırlık haline gelir. Gelecek ise beklenti üretmez, yalnızca tekrar vaadi taşır. Bu nedenle Rust’ın dünyasında zaman ilerlemez, birikir. ‘Time is a flat circle’ ifadesi Rust için yaşadığı zamansal tıkanıklığı dile getiren bir cümledir.

Dolayısıyla Rust’ta görülen mesafe, soğukluk ve geri çekilme, ilişkilere yönelik basit bir isteksizlik olarak okunamaz. Bu tutum, erken dönemde yaşanan kopuşlarla şekillenen ve sonraki kayıplarla derinleşen bir düşünme biçiminin parçasıdır. Yakınlık onun için tekrar edecek bir kaybın işaretidir ve bu yüzden bağ kurmak yerine düşünmeye, hissetmek yerine analiz etmeye yönelir. Freudyen çerçevede acının doğrudan yaşanmasından kaçınan bir savunma düzeni olarak çalışır.

Ancak Rust’ın mesafesini yalnızca bu psikodinamik zemine bağlamak yeterli değildir. Çünkü Rust felsefi karakterinin zemini çoktan oturmuş bir figürdür. Etrafında olup bitenleri, insanların nasıl davrandığını, kurumların nasıl işlediğini ve gücün nasıl dolaşıma sokulduğunu fark eden bir bilinçle hareket eder. Davayı ilerlettikçe karşısına çıkan engeller onun için şaşırtıcı değildir. Tuttle’la yaptığı görüşmenin ardından rozetinin alınması, üstlerden gelen geri çekilme uyarıları ve dosyanın kapatılmak istenmesi, Rust’ın uzun süredir sezdiği bir işleyişi görünür kılar. Bu yapı içinde suç belirli sınırlar içinde ele alınır, düzeni sarsan noktada ise durdurulur, Rust’ın rahatsızlığı da tam burada yoğunlaşır.

Bu nedenle Rust’ın davaya bağlılığı mesleki bir motivasyonla açıklanamaz. Onun doğruyu ya da yanlışı tanımlayan bir ahlak dili yoktur ve bunu eylemle taşır. Marty’nin sürekli ahlaki bir pozisyondan konuşup özel hayatında bununla sık sık çelişebilmesi Rust’ın gözünde teorideki ahlakın pratikte nasıl tutarsızlaşabileceğini gösterir, Rust ise karakterinden ödün vermeden hareket eder. Davanın peşinden gitmesi bir görev bilincinden çok kendi varoluş biçimiyle ilgilidir. Bu nedenle uyarılara rağmen geri çekilmez, pozisyonunu yumuşatmaz, bedel ödemeyi göze alır.

Bu noktada Rust’ın durduğu yerde belirgin bir paradoks ortaya çıkar. Anlamın olmadığını, insanın özel bir konuma sahip olmadığını, ahlaki anlatıların büyük ölçüde kurmaca olduğunu düşünmesine rağmen davadan vazgeçmez. Cinayet masasında kalır, dosyayı bırakmaz, hayatını defalarca riske atar. Bu tutum, nihilizmin içinden doğan ama ona teslim olmayan bir etik pozisyona işaret eder. Rust bu yönüyle pasif bir nihilist değildir. Cioran’ın kimi metinlerinde görülen “seyirci kalma” halinden ayrılır. Dünyayı kurtarabileceğine inanmaz, fakat dünyanın çürümüşlüğüne ortak olmayı da kabul etmez.

Tam bu noktada Rust ile Carcosa çevresinde şekillenen insanlar arasındaki ayrım netleşir. Childress ailesi, Tuttle’lar ve onlara bağlı yapı, zamansızlık fikrini düşünsel bir çerçeve olarak değil, davranışı askıya alan bir gerekçe olarak dolaşıma sokar. “Zaman yoktur”, “ölüm bir son değildir” gibi ifadeler bu yapı içinde bir yüzleşme dili olmaktan çıkar, korkuyu yatıştıran, sorumluluğu dağıtan ve suçu mümkün kılan anlatılara dönüşür.

Sam Tuttle’a uzun yıllar hizmet etmiş olan Delores’un Carcosa’dan söz edilirken “Carcossa’yı biliyorsun… Sevin! Ölüm bir son değildir!” diyerek tekrarladığı sözler bu anlatının ne kadar içselleştirildiğini gösterir. Bu ifadeler öğrenilmiş bir inanç dilinin düşünmeden tekrar edilmesidir. Ancak tam da bu tekrar sırasında yaşadığı kriz anlatıyla bedensel gerçeklik arasındaki çatlağı açığa çıkarır. Söylenen sözler korunmuştur fakat duygulanım çöker. İşte Rust ile Carcosa çevresindeki insanlar arasındaki fark burada belirir: aynı düşüncelerle temas edilebilir, fakat Rust’ta bu düşünceler davranışı askıya almaz. Carcosa’da ise davranışı durduran ve şiddeti serbest bırakan bir zemine dönüşür.

Bu tutum onun sosyal ilişkilerde yaşadığı dışlanmayla da bağlantılıdır. İnsanlar Rust’la yakınlık kurmak istemez, sohbetleri rahatsız edicidir, varlığı huzursuzluk yaratır. Ancak Rust bu dışlanmayı telafi etmeye ya da düzeltmeye çalışmaz, aidiyet arayışı içinde değildir. Bu yüzden onu klasik sosyal psikolojik kuramlar (uyum, normatif kabul, otoriteye itaat, seyirci etkisi vb.) çerçevesinde incelemek de güçleşir. Çünkü otoriteye veya sosyal dışlanmaya rağmen davranışları etkilenmez. Rust sistemin sorunlarının farkında olduğu halde bu sistemin içinde konforla yer alan insanları “system men” olarak adlandırır. Bu ifade bir mesafe koyma biçimidir, aynı düzenin parçası olmayı reddetmenin dilidir.

Rust Cohle’un dünyayı algılayış biçimi sıradan bir karamsarlık ya da hayata küskünlükten çok daha derin bir felsefi zemine dayanır. “I think human consciousness is a tragic misstep in evolution” cümlesi onun nihilizminin merkezinde yer alır. Rust için bilinç doğanın kendi içinde ürettiği bir çelişkidir. İnsan düşünebildiği için değil düşündüğünün farkında olduğu için trajiktir. Doğa kendi içinden kendini izleyen, yargılayan ve anlam atfeden bir yapı üretmiştir ve Rust’a göre asıl hata tam da burada başlar.

Bu bakış Emil Cioran’ın bilinci “doğanın en büyük talihsizliği” olarak tanımladığı çizgiyle örtüşür. Cioran için bilinç onu hayata yabancılaştıran fazlalıktır, yaşamın ağırlığını fark ettirir. Rust da benzer şekilde insanın “kendini bir şey sanma” halini evrimsel bir yanılgı olarak görür. İnsanlar biyolojik bir sürecin ürünü olmalarına rağmen kendilerini benzersiz, amaçlı ve anlamlı varlıklar olarak deneyimlerler. Rust’a göre bu deneyim gerçekliğin değil bilincin ürettiği bir yanılsamadır.

Bu düşünce, dizide defalarca sahneye taşınır. Rust sorgu odasında, binlerce ölüm gördüğünü anlatırken insanların son anlarında bile kendi hayatlarının anlamına ne kadar kesin bir inançla tutunduklarını söyler. Genç ya da yaşlı olmaları fark etmez, hepsi yaşadıkları duygusal deneyimler sayesinde kendilerini amaçlı, eşsiz ve vazgeçilmez bireyler olarak görmüştür. Rust için bu hem trajik hem de ironiktir, biyolojik bir organizma sırf hissettiği şeyler yüzünden kendini evrenden ayrı ve özel sanmaktadır. “Biyolojik bir kukladan fazlası olduklarına o kadar eminler ki” dediği an insan bilincinin kendini kandırma kapasitesini hedef alır.

Aynı çizgi kilise sahnesinde de belirginleşir. Rust, vaaz dinleyen kalabalığı izlerken inancı metafizik bir hakikat olarak değil, insanın dünyaya katlanabilmek için geliştirdiği bir anlatı olarak okur. İnancı “tünelin sonunda ışık olacağına dair ontolojik bir yanılgı” olarak tanımlarken asıl eleştirdiği şey Tanrı fikrinin değil, insanın kendini merkeze koyma eğilimidir, “Bunların hepsi benim için. Ben. Ben. Ben.” vurgusu, Emil Cioran’ın tarif ettiği bilinç fazlalığının toplumsal bir tezahürü gibidir, insanın evrenin kendisiyle ilgilendiğine inanma arzusu. Dolayısıyla Rust’ın nihilizmi hayata dair bir küskünlük değil, bilince dair bir teşhistir. İnsanların anlam, amaç ve değer anlatıları üretmesini bilincin zorunlu bir yan ürünü olarak okur.

Rust’ın Marty’ye söylediği “vicdan azabından yoksun kişiler genelde çok eğlenirler” cümlesi onun vicdanı nasıl konumlandırdığını açıkça gösterir. Rust için vicdan, olan biteni fark etmenin kaçınılmaz sonucudur. İnsan ne kadar çok görür ve anlar­sa o kadar az rahat eder. Bu sözle anlatmak istediği şey eğlence çoğu zaman hafifliğin değil fark etmemenin ürünüdür. Rust burada bilincin insana yüklediği ağırlığı tarif eder.

Bu bakış açısı, Rust’ın ebeveynliğe ve özellikle baba olmaya yüklediği anlamı da belirler. Kızının ölümüyle ilgili söylediği “beni baba olma günahından kurtarmış oldu” cümlesi ilk anda soğuk ya da insanlık dışı gibi duyulabilir ancak bu ifade bu felsefi zeminin mantıksal sonucudur. Rust burada ölümü değil, doğumu problemli hâle getirir. Günah olarak işaret edilen şey bir hayatı başlatmış olmaktır. Çünkü Rust’ın zihninde baba olmak bilinçli bir varlığı kaçınılmaz acıya ve yok oluşa açık bir dünyaya çağırmanın sorumluluğunu taşır.

Bu noktada Schopenhauer’ın sert pesimizmi belirginleşir ve soruyu açıkça sorar:
“Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey değil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı, acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi?” Schopenhauer’a göre doğmak bir lütuf değil, başlı başına bir zarardır. Yaşam, tatmin edilemeyen istemin durmaksızın kendini yinelemesinden ibarettir. Bu yüzden ebeveynlik onun düşüncesinde kör bir çoğaltma dürtüsünün sonucudur. Aynı çizgide söylediği “Çocuklarıma bırakacağım en büyük miras, hiç var olmayacak olmalarıdır” sözü meseleyi doğrudan ahlaki bir duyarlılık düzeyine taşır. Burada reddedilen çocuk değildir. Çocuğu acıya, yoksunluğa ve kaçınılmaz sona açık bir hayata bilinçli olarak dahil etme eylemidir. Rust’ın zihninde de çocuğu dünyaya getirmek onu acıya ve yok oluşa açmaktır.

Bu düşünce Cioran’da daha da sertleşir. Cioran, çocuk sahibi olmayı yalnızca bir hata olarak değil, açık bir etik sorun olarak ele alır:
“Bir varlığı dünyaya getirmek, onu felakete davet etmektir.”
ve daha da ileri giderek şunu söyler:
“Doğum, bütün suçların başlangıcıdır.”

Bütün bu çizgi bir araya geldiğinde Rust Cohle’un durduğu yer netleşir. Dünya onun için anlamsızdır, bilinç ağır bir yüktür, zaman tekrar eden bir yapı gibi hissedilir ve bağlanmak kaybı garanti eder. Buna rağmen Rust geri çekilmez, saklanmaz ya da seyirci kalmaz. Hayatı kutsal ilan eden anlatılara inanmaz ama hayatı araçsallaştıran, suçu görünmez kılan ve sorumluluğu dağıtan yapılara da boyun eğmez. Onun etik konumu sınırla ilgilidir, her şey yapılabilir değildir. Anlam yoktur ama yanlış vardır. Ve Rust için asıl mesele bu yanlışa ortak olmamaktır. Bu nedenle Rust’ın hikayesi bir kurtuluş anlatısıyla değil, bir duruşla sona erer, dünyanın nasıl olduğu değişmeyebilir fakat insanın nerede duracağı hala bir seçimdir.

Gulderen Ozgur

Gulderen Ozgur

Ben Gülderen Özgür. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde son sınıf psikoloji öğrencisiyim, 24 yaşındayım. Psikolojiyi normatif yaklaşımlar dışında ele alıyorum ve bu yüzden yazmak istediğim belirli konular var. Marksist psikoloji, sosyal psikoloji, kişilik psikolojisi, evrimsel psikoloji, film-dizi incelemeleri genel olarak ilgi alanlarımı oluşturuyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Dünyayı Kavramak mı, İnşa Etmek mi?

Kavramların Bize Çizdiği Dünya 18. Yüzyıl düşünürü olan Kant rasyonel ve empirist gelenek arasındaki gerilimi yatıştırmak için geliştirmiş olduğu bilgilerin apriori ve apisteori kökenli

Öznenin İmkânsızlığı Üzerine

İNTİHAR (Özne’nin yıkımları) -1- İntihar kavramı bir problem değildir, bırakın felsefenin en önemli problemi olmayı, bir “problem” bile değil. Bir gün uyandığında aniden kaburgaların