C.M. Kösemen’in All Tomorrows (2006) adlı spekülatif evrim öyküsü, insanlığın bir milyar yıla yayılan geleceğini ele alır . Hikâye, Dünya’nın ekolojik ve sosyal sorunlarından kaçış amacıyla Mars’ın terraforming ile yaşanabilir hale getirilip kolonileştirilmesiyle başlar . Yüzyıllar boyunca Mars’ta yeni bir toplum gelişir ve Dünya’dan politik olarak uzaklaşmaya başlar. Bu gerilim, sonunda Dünya ve Mars arasında yıkıcı bir iç savaşa yol açar. Sadece birkaç yıl süren bu gezegenlerarası çatışma sonucunda her iki tarafta da milyarlarca insan ölür (savaş, yaklaşık 8 milyar can kaybına neden olur) . Felaketin ardından Dünya ve Mars barış yapar; insanlık, böyle bir yıkımın tekrarlanmaması için ders almıştır. Bu barış dönemiyle birlikte, genetik olarak geliştirilmiş yeni bir insan alt türü oluşturulur. “Yıldız İnsanları (Star People)” denen bu uyarlanmış insanlar, uzayın zorlu koşullarına dayanabilecek şekilde tasarlanmıştır ve Güneş Sistemi’nin ötesinde yıldızlararası kolonileşmeyi başlatırlar . Çok geçmeden, yarı-zeki makinaların desteklediği uyku gemileri aracılığıyla Samanyolu’nun dört bir yanında sayısız gezegene insan tohumları ekerek büyük bir galaktik medeniyet kurarlar . Bu süreç, insanlığın “altın çağı” olarak anılır ve İnsanlığın Yazı (The Summer of Man) diye tarif edilen bu dönemde koloniler arasında ışık hızına yakın elektromanyetik iletişim sayesinde kültürel ve politik birlik korunur . İnsanoğlu pek çok yabancı yaşam formu keşfetse de hiçbir zeki uzaylı türüne rastlamaz; bu durum, insanlığı evrende eşsiz kılan ilahi bir kader olabileceği yönünde spekülasyonlara ve mistik inançların güçlenmesine yol açar .
İnsanın galaktik genişlemesi beklenmedik bir tehditle sarsılır. Kolonileşen bir gezegende, Dünya kökenli bir dinozor fosilinin bulunması, evrenden çok daha eski ve gelişmiş bir gücün varlığına dair uyarı niteliğindedir . Nitekim kısa süre sonra insanlık ilk kez üstün bir zeki türle, Qu (Q) adı verilen kadim bir uzaylı topluluğuyla karşılaşır . Qu’lar milyarlarca yıldır var olan, nano-teknoloji ve genetik mühendislikte ustalaşmış bir kolektif zihin (kovan bilinci) türüdür . “Evrendeki yaşamı kendi ideallerine göre yeniden şekillendirme” şeklinde tanımladıkları saplantılı, yarı-dini bir misyonları vardır . İnsanlığı potansiyel bir tehdit ve kozmik düzene aykırı bir unsur olarak gördüklerinden, Qu’lar topyekûn bir istilaya girişir. Çok kısa süren bir savaş sonunda insanlığın yıldızlar imparatorluğu Qu karşısında yenilir . Qu’lar sağ kalan insanları bir ceza ve “sanat eseri” olarak genetik açıdan aşırı biçimde değişikliğe uğratırlar: İnsan nesli, Qu tarafından farklı gezegenlere serpiştirilen sayısız acayip türe dönüştürülür . Bu yeni post-insan formlar arasında bazıları solucan benzeri yaratıklardan böcekimsi canlılara, hatta birbirine eklemlenebilen modüler varlıklara kadar geniş bir yelpazeye yayılır . Qu’ların amacı, insanlığı evrimin oyuncakları haline getirip kendi keyiflerince “evrene yeniden şekil vermek”tir. Kimi insansı türler Qu’larca evcil hayvan olarak tasarlanır, kimileri korkunç işkence konseptleri olarak yaratılır – adeta insan-petler, insan-aletler, insan-sanat eserleri ve cehennemî cezalar gören insan-mahkumlar ortaya çıkarılmıştır . İnsan uygarlığı tamamen yıkılır; geriye bilinçli düşünceden yoksun, doğal çevrelerine terk edilmiş biçimsiz insan torunları kalır . Bu şekilde 40 milyon yıl boyunca galaksi Qu’ların hakimiyetinde kalır ve onlar devasa anıtlar bırakarak en sonunda galaksiyi terk ederler . Qu’ların ayrılmasının ardındaki neden net değildir – belki amaçlarına ulaştıkları, belki de kendi varoluş nedenlerini yitirdikleri için başka diyarlara yönelirler. Ancak geride, kaderine terk edilmiş sayısız “yeni insan” türü bırakmışlardır.
İnsan Türlerinin Genetik Olarak Değiştirilmesi: Qu istilasının ardından, genetik olarak değiştirilmiş bu insan türevleri bulundukları gezegenlerde kendi hallerine evrimleşmeye bırakılır. Her bir tür, Qu tarafından belirlenen grotesk beden formuna ve çevresel koşullara uyum sağlamak zorunda kalır. Birçoğu sert koşullarda veya ekolojik dengesizlik nedeniyle kısa sürede soyları tükenerek tarihten silinirken, bazıları zamanla doğal seleksiyon yoluyla yeniden zekâ kazanıp uygarlık kurma aşamasına ulaşır . Milyonlarca yıl içerisinde, galaksinin dört bir yanına dağılmış bu yeni insan soyu türleri farklı evrimsel patikalar izler. Örneğin Alet Yetiştiricileri (Tool Breeders) adı verilen balık-insansı bir tür, sualtında yaşadığı ve ateşi kullanamadığı için çeşitli canlıları seçici biçimde çiftleştirerek biyoteknolojik “aletler” geliştirmeyi öğrenir . Başka bir örnekte, aşırı yerçekimli bir dünyaya hapsedilen Yalpalayanlar (Lopsiders), yassı bir denizyıldızı gibi zemine yapışık sürünerek yaşamaya mahkûm bir forma sahip olur, fakat yine de kendi basit toplumsal düzenlerini kurup küçük mutluluklar bulabilirler . Bu çeşitlilik, evrimin yarattığı zenginliği göstermektedir. Sonunda, Qu’nun genetik oyuncağı olan türlerin bazıları birbirlerini keşfederek iletişime geçer ve İkinci İnsanlık İmparatorluğu diyebileceğimiz yeni bir medeniyetler birliği oluşur . Kendi atalarının efsanevi “Yıldız İnsanları”ndan ilham alan bu yeni uygarlık, Qu tarafından değiştirilmiş torunların bir araya gelerek kurduğu bir federasyon gibidir. Ancak Qu istilasından kurtulan insanların hepsi bu ittifaka dahil değildir. Qu zulmünden kaçmak için savaş sırasında bazı insan grupları, içi oyulmuş asteroitlerde saklanarak nesiller boyu uzay boşluğunda yaşamışlardı . Milyonlarca yıl sonra bu Boşluk İnsanları da evrimleşerek vücutları sıfır yerçekimine uyum sağlamış, ince uzun uzuvlu ve dev beyinli varlıklara dönüştüler. Kendilerine Asteromorf (Asteromorph) denilen bu koloni, artık ayrı bir insan soyu olarak yıldızlararası alanda özgün bir evrimsel yol izlemiştir . Asteromorf’lar, geçmişteki savaşlarda aktif rol almadıkları ve gezegenlere bağımlı olmadıkları için, diğer türlerin kurduğu İkinci İmparatorluk’la gevşek bir temas halinde, kendi başlarına varlıklarını sürdürürler .
“Nihai İnsanlar”ın Ortaya Çıkışı: Galakside barış nispeten yeniden tesis edilmiş görünürken, insanlığın bir başka torun türü tehlikeli bir yükselişe geçer. Qu sonrası dönemde görece erken zekâ kazanıp eski uygarlık kalıntılarını ele geçiren Harabelerin Hayaletleri (Ruin Haunters) adlı bir tür, teknolojik olarak hızla gelişir . Ne var ki bu tür, kendini “Yıldız İnsanları”nın gerçek varisi olarak görme takıntısıyla kibirli bir ideoloji geliştirir . Kendi güneş sistemleri yok olma tehdidi altındayken hayatta kalmak için vücutlarını tamamen makinelere dönüştürürler – böylece Gravital denilen mekanik bir türe evrilirler . Organik atalarını küçümseyen Gravital’lar, galaksinin gerçek mirasçısı olduklarına inanarak hızla yayılır ve hemen hemen tüm organik yaşamı ortadan kaldırmaya girişirler . Bu “Makine İmparatorluğu”nun yayılımı sırasında yalnızca Böcek-Yüzlüler (Bug Facers) olarak bilinen talihsiz bir tür varlığını sürdürür; Gravital’lar onları kendilerine hizmet edecek evcil hayvanlar gibi görüyor, tıpkı bir zamanlar Qu’ların insanları manipüle ettiği gibi genetik müdahalelerle Böcek-Yüzlüleri zararsız bir hale getirip yanlarında tutuyorlardı . Gravital yönetimi altında galaksi 50 milyon yıl boyunca karanlık bir çağ yaşar. Zamanla, saf mekanik zeka toplumu içinde ideolojik ayrılıklar ve “ruhsal” bunalımlar baş göstermeye başlayınca, Gravital kolektifi yeni bir dış düşman yaratarak birlik sağlamaya kalkışır. Ne yazık ki hedef olarak gördükleri güç, o zamana dek çatışmadan uzak durmuş Asteromorf’lar olur . Galaksinin boşluklarında kendi sakin yaşamlarını süren bu “nihai insanlar”, Gravital tehlikesi karşısında beklenmedik bir direnç gösterirler. Yalnızca birkaç milyon yıl süren çetin bir savaşın ardından Asteromorf’lar, gelişkin zihinleri ve teknoloji ustalıkları sayesinde makine imparatorluğunu yenilgiye uğratırlar . Gravital’ların neredeyse tümünü yok eder, geri kalan az sayıdaki makine varlığı ise Yeni Makineler adıyla anılan, tehdit unsuru olamayacak şekilde yetenekleri kısıtlanmış uysal varlıklara dönüştürürler . Böylece Asteromorf’lar, galakside fiilen ilahi güçler mertebesine yükselerek Nihai İnsanlar olarak sahneye çıkarlar. Bu noktada, insanlığın soyundan gelen en ileri form onlardır ve hem biyolojik hem teknolojik açıdan “Tanrı benzeri” bir konuma ulaşmışlardır .
Galaksinin Son Evrimi: Asteromorf’ların zaferiyle başlayan dönem, galakside barış ve yeniden inşa çağıdır. Nihai İnsanlar, bir yandan yok olmanın eşiğine gelmiş organik yaşamı yeniden canlandırırken diğer yandan da kalan makineleri zararsızlaştırarak dengeyi sağlarlar . Terrestrial Spacer adı verilen, Asteromorf’ların gezegen yüzeylerine uyarlanmış kollarını görevlendirerek yeni gelişen uygarlıkları gözetim altında tutarlar; böylece organik ve mekanik yaşamın bir arada barış içinde gelişebileceği bir düzen kurulur . Bu dönemde ilk kez başka bir galaksiden gelen zeki bir uzaylı türle tanışma gerçekleşir: her iki ucunda da yılan benzeri başları olan Amfisefalus adlı bu yabancı tür ile kültürel alışverişler yapılır . Zamanla Asteromorf’ların rehberliğinde galaksiler arası birliktelikler oluşur ve insanlığın da içinde bulunduğu medeniyet, evrende yeniden yükselmeye başlar . En çarpıcı gelişmelerden biri, yaklaşık 500 milyon yıl sonra Qu uygarlığının tekrar izine rastlanması ve Nihai İnsanlar öncülüğünde bu eski düşmanın nihai olarak mağlup edilmesidir . Qu’lar sonunda, kendi yarattıkları torunlarının torunları tarafından alaşağı edilerek kozmik döngü tamamlanmış olur. Ardından, insanlık için sembolik önemi büyük olan bir gezegen, Dünya, keşif ekiplerince yeniden bulunur (son insanın yeryüzünde ayak basmasından tam 560 milyon yıl sonra) . Ne var ki artık mavi gezegen, evrendeki ileri varlıklar için yalnızca tarihi bir kalıntıdır; insanoğlunun doğum yeri olması dışında pratik bir değer taşımaz. Yine de “eve dönüş”, insanlığın macerasının döngüsel doğasına bir saygı duruşu niteliğindedir . All Tomorrows kitabı, finalde beklenmedik bir meta-anlatı ile sonlanır: Anlatıcının aslında bu olaylardan çok sonra yaşamış bir uzaylı araştırmacı olduğu ortaya çıkar. Bu hayali yazar, elinde bir milyar yıllık bir insan kafatası tutarak, gelecekte tüm post-insan türlerinin bilinmeyen nedenlerle yok olduğunu okura bildirir . Ardından, insanlığın hikâyesinin aslında büyük savaşlar veya ihtişamlı idealler değil, bizzat insanların günlük yaşamları ve deneyimleri üzerine kurulu olduğunu vurgulayan felsefi bir epilog gelir . Bu sözde araştırmacı, “önemli olan varılacak son değil, yolculuğun kendisidir” mesajını vererek okura “Bugünü sevin, ve tüm yarınlara sahip çıkın!” öğüdünü bırakır .
(Not: Yukarıdaki özet, kitabın tüm kurgusal zaman dilimini ve önemli olaylarını kronolojik sırayla ele almıştır. Şimdi, eserin barındırdığı başlıca felsefi temalar, ayrı başlıklar altında incelenecektir.)
Transhümanizm
All Tomorrows, insan bedeninin ve zekâsının radikal dönüşümüne dair zengin örneklerle dolu olup transhümanizm kavramını andıran bir geleceği tasvir eder. Transhümanizm, teknolojinin insan sınırlarını genişletip Homo sapiens’i aşan yeni formlar yaratma idealidir. Kösemen’in anlatısında bu tema defalarca karşımıza çıkar: İlk olarak Dünya-Mars savaşı sonrası insanlar kendi kaderlerini iyileştirmek amacıyla genetik mühendisliğe başvurmuş ve Yıldız İnsanları’nı yaratarak kendilerini biyolojik olarak geliştirmişlerdir . Bu, kontrollü bir transhümanist girişimdir; insan türü, bilinçli bir teknoloji kullanımıyla kendini dönüştürmüştür. Ardından Qu istilası, istem dışı ve aşırı bir “zorunlu transhümanizm” süreci başlatır: Qu, insanları kasten tanınmaz post-insan türlere evrilmeye zorlar. Milyonlarca yıl boyunca, sayısız farklı fiziksel forma bürünen insanlık, artık bildiğimiz insan olmaktan tamamen çıkar ve post-hüman bir çeşitliliğe ulaşır . Burada teknoloji, insan doğasına radikal bir müdahale olarak kullanılmış, hem yaratıcı hem yıkıcı uçlara varmıştır. Kitap, bu sayede transhümanizmin potansiyel sonuçlarını irdeler: İlerlemenin büyüleyici ihtimalleri kadar, kontrolsüz genetik oynamaların doğurabileceği dehşeti de gösterir. Nitekim Qu’nun genetik manipülasyonu, yaşamın ne denli biçimlendirilebilir olduğunu ortaya koyarken, bunun hem ilerleme hem de çöküş getirebileceğini gözler önüne serer . Örneğin Asteromorf’lar, transhümanist dönüşümün olumlu bir tezahürü gibidir — atalarının makine destekli evrimini doğal seçilimle harmanlayarak benzersiz bir süper-insan zekâsına ve formuna ulaşmışlardır. Öte yandan Gravital’lar, insan aklının teknolojiyle birleşmesinin tehlikeli bir uç noktasıdır: Tamamen mekanik bedenlere geçiş yapıp ölümsüzlüğe yakın bir varoluş elde ederler, fakat bu süreçte empati ve insani değerleri yitirerek acımasız bir diktatörlüğe dönüşürler . All Tomorrows’da işte bu iki yön de bulunur. Hikâyenin geneline baktığımızda, insanlığın evrimle ve teknolojiyle birleşerek kendi ötesine geçme temasının bir kutlaması da sezilir; farklı formlara dağılmış insan soyunun yaşamın sürdürülmesi iradesi bir bakıma transhümanizmin özündeki iyimserliği yansıtır . Ancak eser, transhümanist dönüşümlere eleştirel bir gözle de yaklaşır: Özellikle zoraki ve etik dışı müdahalelerin (örneğin Qu’nun yaptıkları veya Gravital’ların kibre kapılması) insanlığın mahvına yol açabileceği konusunda okuru uyarır . Teknolojinin insan doğasını değiştirme gücü, All Tomorrows’da hem hayranlık uyandıran bir çeşitlilik hem de ürkütücü bir yabancılaşma yaratır. Sonuç olarak eser, insanın kendini aşma arzusunu ve bu arzunun uç sonuçlarını göstererek, “insan sonrası” formların bir kutlamasını yaparken aynı zamanda bu dönüşümlerin bedeli üzerine düşündürür.
Etik
Eserde derin bir etik sorgulama, özellikle üstün güçlerin zayıf olan üzerindeki tasarrufları üzerinden yürütülür. Qu’ların insan türleri üzerindeki genetik manipülasyonları, ahlaki açıdan en temel hakların ihlali olarak değerlendirilebilir. Qu, kendisini ilahi bir konumda görerek bütün insanlığı keyfi biçimde yeniden şekillendirme hakkını kendinde bulur. Bu durum, en basit ifadeyle, kozmik ölçekte bir köleleştirme ve zulümdür. Masum milyarlarca canlının fizyolojik bütünlüğü ve kültürü, Qu’ların sözde idealleri uğruna yok edilmiştir. Burada yazar, ileri bir medeniyetin geri kalanı üzerinde tahakküm kurmasının ahlaki yanlışlığına dikkat çeker. Qu’ların “evreni mükemmelleştirme” iddiası, aslında kibirli bir dayatmadır ve bunun sonucunda ortaya çıkan acımasız çeşitlilik, bize amaçların aracı meşrulaştırmadığını gösterir. All Tomorrows, bu açıdan okura şu soruyu sordurur: Teknolojik veya entelektüel üstünlük, başka canlıları dilediğimiz gibi değiştirme hakkı verir mi? Elbette hikâyede bunun yanıtı olumsuzdur; Qu’lar, kendi ütopyacı rüyaları uğruna evrendeki çeşitliliği tahrip eden zalimler olarak resmedilir . Bu durum, günümüz açısından da genetik mühendislik ve biyoetik tartışmalarına bir göndermedir: İnsan, gücü eline geçirdiğinde bunu etik sınırlar içinde tutabilecek mi, yoksa Qu gibi kendini tanrılaştırıp felakete mi yol açacak? Eserde Qu’ların yaptıkları, ahlaki bir ders niteliğindedir – güç ve bilgi, empati ve sorumluluk olmadan kullanıldığında ortaya çıkacak vahşeti simgeler .
Öte yandan, All Tomorrows’un son bölümlerinde ortaya çıkan Nihai İnsanlar (Asteromorf’lar) da benzer bir etiğin sınavından geçer. Qu’ları alt eden ve galaksiye nizam getiren bu süper-insan tür, zaferin ardından tanrı rolüne soyunarak diğer canlı türlerini gözlemlemeye ve yönlendirmeye başlar . Asteromorf’lar, kendi bakış açılarına göre düzeni sağlamak için Gravital’ları zararsızlaştırmış, bazı dünyalara yeniden hayat tohumları ekmiş ve Terrestrial Spacer’lar aracılığıyla genç medeniyetleri denetim altında tutmuşlardır . İlginç bir şekilde, bu eylemler Qu’larınkine yüzeysel olarak benzemektedir – her iki durumda da üstün bir varlık, başka türlerin kaderine müdahil olmaktadır. Fakat aradaki ahlaki fark, amaç ve yöntemlerdedir: Qu’lar zulmetmiş ve kendilerince “mükemmel” bir düzen kurmaya çalışmışken, Nihai İnsanlar daha çok koruyucu ve onarıcı bir rol üstlenir. Onlar, makine imparatorluğunun yıkımından arta kalanları iyileştirip, hayatı yeniden yeşertmeye çalışırlar . Yine de, Asteromorf’ların bu paternalist tutumu sorgulamaya açıktır. Sonuçta, galaksinin geri kalanını “çocuk” statüsüne indirgemiş, özgür iradelerine belli sınırlar koymuş olabilirler. All Tomorrows burada ince bir etik ikilemi ortaya koyar: Büyük güç, büyük sorumluluk getirir mi, yoksa hiç kimseye böyle bir güç verilmese daha mı iyidir? Nihai İnsanlar, belki felaketi önlemek adına hareket etmektedirler; örneğin Gravital gibi tehditleri bertaraf etmiş, Böcek-Yüzlüleri esaretten kurtarmışlardır . Ancak kendi müdahalelerinin sınırını çizmek de onların ahlaki yükümlülüğüdür. Eserde Nihai İnsanlar genellikle olumlu bir ışıkla sunulsa da (galaksiye barış getiren kurtarıcılar gibi), okur şu soruyu düşünmeden edemez: Onlar gerçekten tanrısal bir bilgelikle mi hareket ediyor, yoksa gücü ellerinde bulundurdukları için “iyilik yapıyoruz” zannıyla yine de diğer türlerin özgürlüğünü kısıtlıyorlar mı? Nitekim kitabın sonunda anlatıcı, insanlığın öyküsünün “büyük idealler”den ziyade küçük yaşamlardan ibaret olduğunu söylerken, aşırı idealizmin tehlikesine de vurgu yapar . Qu’lar kusursuz bir gelecek hayalinde dünyaları çarpıtmış, Gravital’lar geçmişin ihtişamını takıntı haline getirip tarihin en korkunç katliamlarını yapmıştı . Bu iki örnek de etik pusulalarını kaybeden güç sahiplerinin akıbetidir. Nihai İnsanlar ise bundan ders almış görünür: Onlar grandiyöz hedeflere değil, var olan yaşamı sürdürmeye odaklanırlar. Ancak son tahlilde, All Tomorrows’un ahlaki duruşu şudur: Hiçbir zeka, başkalarının yaşamını keyfine göre yeniden şekillendirme hakkına sahip değildir. Empati ve tevazu olmadan yapılan müdahaleler, hangi niyetle olursa olsun, yıkıma gebedir .
Özgür İrade ve Determinizm
Kösemen’in kurguladığı bu uçsuz bucaksız zaman diliminde, özgür irade kavramı alışılmışın dışında bir bağlamda ele alınır. Bireylerin ve hatta tüm türlerin, kaderleri üzerinde ne derece kontrol sahibi olabildiği belirsizleşir. İnsanlığın ilk adımlarında Mars’a yerleşip kendi geleceğini çizme çabası, bir noktaya kadar özgür iradenin zaferi gibidir – insanlar bilinçli tercihlerle farklı gezegenlere yayılır ve genetik gelişimle kendilerini dönüştürürler. Ne var ki Qu’ların gelişiyle, insanoğlunun kolektif iradesi tamamen kırılır. Koca bir tür, bir başka irade tarafından adeta yazgısı önceden belirlenmiş kuklalara dönüştürülür. Bu noktada hikâye, sert bir determinist bakış açısı sunar: İnsanın tüm çabaları, daha büyük bir gücün planı karşısında boşa çıkmıştır. Milyonlarca yıl boyunca yeni türeyen insan türleri, Qu’nun kendilerine biçtiği beden formlarının ve ekolojik nişlerin sınırları içinde yaşam mücadelesi verirler – kendi iradeleri dışında belirlenmiş bir hayatı sürdürür gibidirler. Örneğin Yalpalayanlar yüksek yerçekimine dümdüz yapışık yaşamaktan başka seçeneğe sahip değildir; Alet Yetiştiricileri ateş yakamadıkları için tek çarelerinin biyolojik alet üretmek olduğunu keşfederler. Her biri, özgürlükleri ellerinden alınmış koşullarda anlam aramaya itilir. Bu durum, felsefi olarak deterministik bir evrende özgür iradenin anlamını sorgular niteliktedir: Eğer koşullar (ya da üstün güçler) her şeyi belirliyorsa, birey neyi kontrol edebilir?
Bununla birlikte, All Tomorrows mutlak bir karamsarlığa kapılmaz. Zira hikâye ilerledikçe, bazı post-insan türlerinin kendi kaderlerini yeniden çizmeye başladığını görürüz. Bestial formda bırakılmış kimi topluluklar tekrar bilinç kazanıp medeniyetler kurar; bu, determinist çerçevenin içinden filizlenen bir özgür irade gibidir. Örneğin Harabelerin Hayaletleri, Qu’nun kuklası olarak kalmak yerine, kendi inisiyatifleriyle teknoloji geliştirip galaksiye yayılırlar (her ne kadar bu inisiyatif sonunda Gravital diktatörlüğüne evrilse de) . Yine Asteromorf’lar, Qu’ların planından kaçabilmiş olmanın verdiği özgürlükle, evrimin farklı bir yoluna sapar ve sonunda büyük tarihi akışı değiştirecek bir güç olarak doğarlar. Bu tür olaylar, eserde indeterminist bir umut ışığı yakar: Her ne kadar büyük ölçekte tarih tekerrür ediyor gibi görünse de (yükseliş ve düşüş döngüleri), her döngüde yeni aktörler özgür iradeleriyle farklı sonuçlar doğurabilir. Özgür irade, belki de en çok anlık ve yerel düzeyde anlam kazanır. Nitekim kitabın sonunda verilen mesaj da bireyin bugünkü eylemlerine vurgu yapar: “Önemli olan varılacak hedef değil, bugünkü yolculuktur; bugün ne yaparsan yarını o şekillendirir” minvalinde bir öğüt, kozmik determinizme karşı bireysel iradenin değerini ortaya koyar . Galaktik ölçekte bakıldığında insanlığın hikâyesi belki deterministik doğa yasalarınca ve daha güçlü zihinlerce yönlendirilmiş, hatta sonu anlamsız bir yok oluşla bitmiştir . Ancak bu uç perspektiften bile, anlatıcı şunu belirtir: İnsan olmanın özü, o büyük yazgıya boyun eğmek değil, aksine her gün alınan küçük kararlarda ve yaşanan deneyimlerde yatar . Qu ve Gravital gibi varlıklar, kendilerini tarihin kaçınılmaz yazgısının uygulayıcıları sandılar; büyük idealler peşinde koştular ve sonunda yanıldılar . Onların deterministik bir “amaç” uğruna yaptıkları zulüm, özgür iradeden sapışlarının kanıtıdır – çünkü kendi amaçlarının kölesi olmuşlardır. All Tomorrows, özgür irade ve determinizm ikilemini devasa bir zaman çerçevesinde işlemekte, ama aynı zamanda her canlının kendi yaşamındaki seçimlerinin önemini vurgulayarak bu ikileme insan merkezli bir cevap vermektedir. Galaksinin tarihinde bireylerin rolü küçük görünse de, yaşamın anlamı bu küçük ölçekli özgür irade pratiklerinde gizlidir demektedir. Son tahlilde eser, kozmik ölçekte kaderin çizildiğini varsaysak bile, insanın asıl tanımı kendi iradi eylemlerinden ve anlık deneyimlerinden gelir mesajını iletmektedir .
Nihilizm
All Tomorrows, evrendeki olayların geçiciliğini ve nihai amaçların yokluğunu vurgulayarak zaman zaman derin bir nihilist bakış açısı sergiler. Bir milyar yıla yayılan öyküde, ne insanlığın ne de başka bir türün kalıcı bir zaferi ya da “anlam”ı olmadığını görürüz – en güçlü imparatorluklar yıkılır, en ileri varlıklar bile en sonunda sahneyi terk eder. Bu perspektiften bakıldığında, her şey kaçınılmaz bir hiçliğe doğru yol alıyor gibidir. Özellikle Qu’ların akıbeti, bu açıdan dikkat çekicidir: Büyük bir amaçla (evreni kendi ideallerince düzenlemek) yola çıkan bu kadim tür, 40 milyon yıl sonra galaksiyi ansızın terk eder. Onca çabanın, savaşın ve zulmün sonunda Qu, kendi varlık gerekçesini yitirmiş gibidir – adeta nihai bir anlamsızlık duygusuyla sahneden çekilir. Milyarlarca yıllık ömre sahip bu kolektif zihin, belki de aradığı “anlam”ın bir serap olduğunu fark etmiştir. Aynı şekilde, Gravital’ların öyküsü de nihilizmin trajedisini yansıtır: Başta kendilerini insanlığın görkemli mirasını sürdürmekle görevli sayan bu makineler, sonunda iç çekişmeler ve amaçsızlık içinde çözülmeye başlamış, bir çıkış yolu olarak anlamsız bir savaşa tutuşup yok olmuşlardır . Onların “delice geçmişi yeniden yaratma arzusu” galaksinin gördüğü en büyük katliamlara yol açmış, ancak neticede hiçbir kalıcı değer üretememiştir. Bu örnekler, All Tomorrows’da sıkça tekrarlanan bir motifi destekler: Büyük anlatılar (grand narratives) peşinde koşanlar çoğu zaman hem kendilerine hem çevrelerine zarar verir ve en sonunda ellerinde kalan sadece hiçlik duygusu olur . Kösemen, tarihin döngüselliğini göstererek, “anlam”ın ele avuca sığmazlığını vurgular: İnsanlığın hikâyesi ne muhteşem bir zaferle ne de tatmin edici bir sonla biter; aksine, birçok diğer hikâye gibi geçici ve tutarsız bir süreç olarak kalır .
Ancak All Tomorrows, mutlak bir nihilist karanlıkta bırakmaz bizi. Kitabın felsefi sonucunda beliren mesaj, aslında nihilizmin karşısına dikilen bir varoluşçu tutumu andırır. Anlatıcı der ki: “Son tahlilde, insanlığın başına ne geldiğinin bir önemi yok… Hikâye, hiçbir zaman binlerce galaksiye hükmetmekle veya gizemli bir biçimde ortadan kaybolmakla ilgili değildi. İnsan olmanın özü bunların hiçbiri değildi” . Bu cümleler, büyük amaçların veya sözde anlamların aslında insan hayatının özü olmadığını açıkça ortaya koyar. Peki öyleyse anlam nerede bulunur? Cevap, kitabın satırlarında gizli: “İnsan olmanın özü, hâlâ insan kalan Makinelerin radyo sohbetlerindeydi; garip biçimde çarpıtılmış Böcek-Yüzlülerin günlük hayatlarındaydı; tasasız Hedonist’lerin bitmek bilmez aşk şarkılarındaydı; ilk gerçek Marslıların isyankâr gösterilerindeydi; ve bir bakıma, şu an sürdürmekte olduğun hayatın ta kendisindeydi” . Bu vurgu, anlamın bizatihi yaşamın küçük ölçekli deneyimlerinde, sıradanlıklarında bile bulunabileceğini söyler. Yani, eğer evren ölçeğinde hiçbir şeyin kalıcı önemi yoksa bile, bu bir hiççilik sebebi değildir; tersine, her bir anın değerini bilmek için bir sebep olabilir. All Tomorrows’un nihai insanları olan Asteromorf’lar da bu gerçeğin farkındadır: Onlar birer gözlemci konumuna yükseldiklerinde, belki kendi gündelik varoluşlarında büyük bir amaç gütmeyip sadece hayatın akışını izlemişlerdir. Bu, yüzeyde nihilist bir eylemsizlik gibi görünebilir. Fakat kitap, açıkça son sayfalarda şu öğüdü verir: “Zihnini sahte büyük anlatılarla kaybedenlere bak ve aklını başına topla! Önemli olan varış noktası değil, yolculuğun kendisidir. Bugün sevgiyle yaşa ve tüm yarınlara sahip çık” . Bu sözler, nihilizmin “her şey anlamsız” diyen fısıltısına karşı güçlü bir yanıttır. Evet, hiçbir hikâye bütünüyle tutarlı veya ebedi değildir, fakat bu demek değildir ki hayatın anlamı yoktur. Aksine anlam, yaratılmayı bekleyen bir şeydir ve onu biz günlük eylemlerimizle yaratırız. Qu ve Gravital gibi türler, olmayan anlamların peşinde koşarken kendilerini kaybettiler . Oysa Hedonist adı verilen bir post-insan türünün şarkılarında veya Lopsider’ın evcil hayvanlarını beslemesinde görüldüğü gibi, en basit yaşantılarda bile bir değer vardır . Dolayısıyla All Tomorrows, bir bakıma nihilizm ile hümanizm arasında bir denge kurar: Kozmik perspektifte hiçbir büyük anlatı kalıcı anlam taşımıyor; ancak bu, yaşadığımız anların, paylaştığımız sevgilerin anlamsız olduğu anlamına gelmez. Son insanın yok oluşu bile bir trajedi olarak sunulmaz; çünkü insanlığın özü, bir amaca ulaşmak değil, yaşanmış milyonlarca küçük hikâyede gizlidir . Böylece eser, okura nihilizmin karanlığında dahi bir anlam kıvılcımı bulmayı önerir: Anlam, geleceğin meçhulünde değil, bugünün yaşantısındadır.
Evrimsel Felsefe
Kösemen’in eserinde, evrim sadece biyolojik bir süreç olarak değil, aynı zamanda felsefi bir tartışma alanı olarak işlenir. Doğal evrim ile yapay evrim kavramları, hikâyenin iskeletini oluşturan temel çatışmalardandır. All Tomorrows, bir yandan doğal seçilimin uzun vadede neler başarabileceğini gösterirken (çeşitli gezegenlerde çevreye uyum sağlayan insan türevleri, tekrar zeka kazanıp uygarlık kuranlar vb.), öte yandan yapay müdahalelerle yönlendirilen evrimin şaşırtıcı sonuçlarını da sergiler. Burada sorulan temel sorulardan biri şudur: Evrimsel “başarı” nedir ve nasıl ölçülmelidir? Eğer başarıdan kasıt hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek ise, Qu gibi tasarımcılar tarafından yaratılmış birçok tür bu testte başarısız olmuş, kısa sürede yok olmuşlardır . Doğal süreçler acımasız davranmış, yaşamaya elverişli olmayan kurgusal varyasyonları elemiştir. Örneğin Qu’nun keyfi sanat projeleri olarak yarattığı bazı biçimsiz canlılar, koruyucu eller çekildiğinde ekosistemlerinde barınamayarak silinmişlerdir . Buna karşın, çevresine uyum sağlayabilen ve denge bulan türler – ister Qu tarafından değiştirilmiş olsun ister doğal – uzun vadede zekâ ve medeniyet geliştirme şansını yakalamıştır . Bu, Darwinci anlamda bir uyum başarısıdır. Kitap, bu bağlamda doğal evrimin kendiliğinden yarattığı çeşitliliğin sürdürülebilirliğine karşı, yapay evrimin hızlı ama kırılgan doğasını kıyaslar.
Öte yandan, evrimsel felsefenin bir başka boyutu, teleoloji meselesidir: Evrimin bir amacı veya yönü var mı? All Tomorrows bu soruya da kurgusal bir cevap arar. Olaf Stapledon’ın Last and First Men gibi eserlerinden esinle , insanlığın defalarca farklı formlara evrildiği ve defalarca medeniyet kurup yıktığı bir döngü çizilir. Bu döngü, evrimde bir ilerleme fikrini hem destekler hem çürütür gibidir. İlerleme vardır, çünkü her döngüde türler yeni yetiler kazanır (örneğin Asteromorf’lar önceki tüm insan formlarından daha yüksek bir bilinç düzeyine ulaşmıştır). Ancak aynı zamanda gerileme de vardır: Bir zirveyi gören her tür, sonra yok olur veya form değiştirir; hiçbir zafer kalıcı değildir. Bu, evrimde nihai bir hedef olmadığını, sadece değişimin sürekli olduğunu düşündürür. İnsanlık galaksinin hakimi de olsa, nihayetinde sahneden çekilir – evrim son noktaya ulaşmaz, çünkü bir son nokta yoktur . Bu fikir, evrimi lineer bir ilerleme olarak gören teleolojik anlayışa meydan okur. All Tomorrows’daki evrim, daha çok bir deneme-yanılma süreci gibi işler: Doğa (veya Qu gibi “oyuncular”) türlü varyasyonlar dener; bazıları tutunur, bazıları solar gider. Bu süreçte ne ahlaki bir yönelim ne de kozmik bir plan vardır – evrim kördür. Anlatıcı da bunun altını çizer: Evrim, “hedefsiz, amaçsız bir yoklama” gibidir ve bu süreçte hayatta kalmak, zeka sahibi olmak gibi değerler dahi mutlak değildir . Yine de hikâyenin örtük bir iyimserliği mevcuttur: “Yaşam ölümden, zeka aptallıktan iyidir” şeklinde özetlenebilecek bir hayat yanlısı tutum sezilir . Yani evrimsel başarı her ne kadar rastlantısal olsa da, yaşamın devam etmesi ve bilincin ortaya çıkması kutlanması gereken değerler olarak sunulur. İnsanlığın sayısız alt türü içinde, en nihayetinde hayatta kalanlar da bu değerlere tutunabilenlerdir: Böcek-Yüzlüler tüm felaketlere direnerek organik yaşamın temsilcisi oldu; Asteromorf’lar yüksek zekâları sayesinde varlıklarını sürdürebildi . Buradan çıkarılabilecek evrimsel felsefi yorum, uyum sağlayabilenin ve işbirliği yapabilenin kazanacağıdır. Nitekim Asteromorf’lar Gravital’ları yenip galaksiye barışı getirirken, organik ve mekanik yaşamın bir arada var olabileceği bir düzen kurarak uzun vadeli istikrarı sağladılar . Bu, evrimsel anlamda işbirliğinin ve çeşitliliğe saygının önemini vurgular.
Sonuç olarak, All Tomorrows evrim kavramını hem bilimsel hem düşünsel bir düzlemde ele alır. Doğal ve yapay evrimin etkileşimi, insanoğlunun özündeki uyum potansiyeli ve kibir tehlikesiyle birleşir. Eserde evrimsel başarının ölçütü olarak ne mutlak güç ne de mükemmellik gösterilir. Aksine, esneklik, uyumluluk ve yaşam sevgisi en önemli kriterlerdir. İnsanlığın tüm “yarınları”nı kucaklama çağrısı da buradan anlam kazanır: Gelecekte hangi formda olursak olalım, önemli olan yaşamın devamı ve deneyim zenginliğidir. Bu felsefi bakış, okura evrimi yalnızca türlerin değişimi olarak değil, aynı zamanda bir öğrenme ve değer biriktirme süreci olarak düşünme imkânı sunar . All Tomorrows, insanın evrim macerasını hayranlık uyandıran bir çeşitlilikle anlatırken, bizlere şunu hatırlatır: Evrim bir hikâyedir, ama sonu yazılı bir hikâye değildir; onun başarısı, hikâyenin kendisinde yatar, varılacak bir finalde değil.