Cesur Yeni Dünya (1980) Filminin Sosyal Psikoloji Açısından İncelenmesi

Film Özeti:

Aldous Huxley’in romanından esinlenilen Cesur Yeni Dünya filmi, 26. yüzyıl zamanındaki bir medeniyeti konu alıyor. Bu yıllarda teknoloji ve genetik mühendisliği oldukça gelişmiş, insanlar doğal yollarla üremek yerine laboratuvarlarda istenilen genetik özelliklere sahip olacak şekilde üretiliyorlar. Toplumda farklı genetik özelliklere ve farklı görevlere sahip 5 grup mevcut. Bu gruplar en üst düzeyden en düşük düzeye Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon olarak sıralanıyor. Alfalar en üst düzeydeki yöneticileri temsil ederken, Epsilonlar okuma yazma dahi bilmeyen yarı klonları temsil ediyorlar. Betalar daha alt düzey yöneticileri, Gamalar ise işçi sınıfını oluşturuyor. Bu dünyada insanlar zevk almaya ve tüketime yönlendirilerek manipüle ediliyorlar, cinsellik oldukça ön planda. Mutluluk en değerli şeylerden biri olarak görülüyor, soma adı verilen haplar, insanları anında mutlu edebilme özelliğine sahipler. Aile, kültürel değer, sanat gibi kavramlar toplumdan tamamen arındırılmış durumda. İnsanlar birbirleriyle derin ve anlamlı bağlar kurmak yerine yüzeysel ve geçici ilişkiler kurmaya yönlendiriliyor. Bu medeniyetin dışında bir de “vahşiler” olarak adlandırılan gelenekselci bir topluluk mevcut.  Bu toplulukta aile, kültürel değer gibi kavramlar halen varlığını korumakta. Bernard Marx, Alfa grubundan üst düzey bir yöneticidir, ancak hayatı boyunca kendini olduğu gruba ait hissedememiş, devamlı olarak yalnızlık duygusu içinde olan bir kişidir. Hoşlandığı kişi Lenina Crown ise, dünya düzeninden çok hoşnut olmasa da uyum sağlamaya çalışan bir Betadır. Bernard ve Lenina birlikte vahşilerin dünyasını ziyarete giderler, orda John adındaki bir vahşiyle ve annesi Linda’yla tanışırlar. Linda önceki zamanlarda onların medeniyetinde yaşadığını ve buraya ziyaret amaçlı geldiğini ancak daha sonra hamileliğinden dolayı utanç duyduğunu, bu sebeple geri dönemediğini anlatır. Bernard ve Lenina burada şahit olduklarından oldukça etkilenirler ve Linda ile John’u da beraberlerinde götürmeye karar verirler. John bu medeniyete uyum sağlayamaz ve insanların kendi benliklerini, eskiden sahip oldukları değerleri bu denli kaybetmiş olmalarına tepki gösterir, farkındalık uyandırmaya çalışır. Aldous Huxley, kurguladığı bu senaryoda John karakteri üzerinden şimdiki zamandan da izler taşıyan Cesur Yeni Dünya’nın eleştirisini yapıyor.

Propaganda

Propaganda, insanlara belli bir düşünceyi, ideolojiyi ya da inancı yazılı, sözlü veya görsel araçlar vasıtasıyla aşılamak ve yaymak amacıyla gerçekleştirilen her türlü eylemdir. (Karaca ve Çakı, 2018: 76) Cesur Yeni Dünya’nın ilk sahnelerinden itibaren bireylerin propagandaya maruz kaldıklarını görüyoruz. Örneğin bir sahnede, eğiticinin bir grup öğrenciye vahşileri tanıtan bir belgesel izleterek onların ne kadar ilkel varlıklar olduklarını, kendi medeniyetlerinin ise neredeyse kusursuz olduğunu anlatıyor. Propagandalar o kadar güçlü ki kimse içinde bulundukları düzenden ayrı bir yaşama biçimini hayal edemiyor, hatta etmek dahi istemiyor. İnsanlar çok küçük yaşlardan itibaren devamlı olarak sistemi öven uyarıcılara maruz kalıyorlar. Dolayısıyla tek bir karşıt fikir bile ortaya çıkmıyor, çünkü insanlar zevk ve mutluluk hissiyle uyuşturulmuş halde. Neredeyse dünyadaki cennet tasviri, bundan daha iyisini hayal edemeyiz, değil mi?

Uyma Davranışı

Uyma kavramı, kişinin içinde bulunduğu topluma göre davranışlarını değiştirmesi veya toplumun görüşlerini benimsemesiyle ilişkilidir. (Alparslan ve ark. 2016) Filmin başlarında Linda, ilgilendiği kişiye “Geceyi başka biriyle geçireceğim ama istersen planlarımı sana göre yeniden düzenleyebilirim,” dediğinde, adam “Benimle yeterince göründün. İnsanların dedikodu yapmasını istemem, benim de bir itibarım var,” şeklinde yanıt veriyor. Bu sahnede adamın kendi isteklerinden ziyade, toplumun bakış açısını ön planda tuttuğunu görüyoruz. Hatta Linda’yı reddederken kendisinin ne istediğinden bahsetmiyor bile. Burdan yola çıkarak toplumsal değerleri oldukça benimsediğini söyleyebiliriz. Linda’yla fazla zaman geçirmesinin insanlar tarafından hoş karşılanmayacağını biliyor ve bu durumun itibarını zedelemesini istemiyor. Dolayısıyla bu sahnede adamın uyma davranışı gösterdiğini söyleyebiliriz.

İtaat

İtaat, kişinin aslında yapmayı istemediği bir davranışı, başkalarının isteğine bağlı olarak gerçekleştirmesidir. (Kağıtçıbaşı ve Cemalcılar, 2014) Lenina ve arkadaşı Fanny’nin banyo sahnesinde, Fanny Lenina’ya “Hala aynı adamla birlikte misin?” diye soruyor. Lenina utanarak “4 aydır birlikteyiz. Neden başkalarıyla da ilişki yaşamamız gerektiğini anlamıyorum. Son günlerde bu tür şeyler yaşamak içimden gelmiyor,” şeklinde bir cevap veriyor. Fanny buna karşılık “Ama çaba göstermek zorundayız, oyunu oynamak zorundayız. Sonuçta herkes herkese aittir,” yanıtını veriyor. Lenina tekrarlıyor, “Herkes, herkese aittir.” Bu sahnede Lenina’nın başkalarıyla ilişki yaşamak istemediğini, aslında tek bir kişiden hoşlandığını ifade etmesine rağmen, bu davranış toplumun görüşlerine ters düştüğünden dolayı kendi isteklerini ikinci plana attığını görüyoruz. Burdan yola çıkarak Lenina’nın itaat davranışı gösterdiğini söyleyebiliriz.

Neden Uyma Davranışı Göstermeyiz: Bireysellik İhtiyacı

Kişi bazı durumlarda uyma davranışı göstermeyi reddedebilir. Bunun sebeplerinden bir tanesi, birey olduğunu hissetme ihtiyacıdır. Kişi bu sebeple topluluktan bağımsız hareket edebilir. Bernard, ilk buluşmalarında Lenina’yı sessiz ve kimsenin olmadığı bir yere götürür. Lenina bu yeri garipser ve “Burası çok sessiz ve boş. Neden beni buraya getirdin?” şeklinde bir soru yöneltir. Bernard “Sohbet edebilmemiz için,” cevabını verir. Lenina “Konuşabilmemiz için mi? Ama burada müzik bile çalmıyor, üstelik hiç kimse yok. Burası yalnız hissetmeme sebep oluyor,” der ve radyodan kutsal bir ilahi açar “…İçindeki gökler mavi ve hava daima güzel…” Bunun üzerinde Bernard radyoyu kapatır ve bu ana odaklanmak istediğini söyler “Ama yalnız olduğumda kendimi sanki… Demek istediğim, daha çok kendim oluyorum sanki, tamamen başka bir şeyin parçası olmaktan çıkıyorum. Yalnız olmak bana kendimi farklı hissettiriyor. Sana da böyle hissettirmiyor mu Lenina?” cevabını verir. Aslında bu sahnede Bernard’ın duyduğu bireysellik ihtiyacının, uyma davranışı göstermesine engel olduğunu görüyoruz. Yeni Dünya düzeninde yalnızlık kavramı yaygın olarak kullanılmaz, tam anlamıyla ‘birey’ olma isteği de şüpheli görünür çünkü kişiler ait oldukları gruptan soyutlanamazlar. Her birey kendi grubunun özelliğini taşımalıdır. Bu sahnede Bernard’ın kutsal ilahiyi kapatıp Lenina’yla bu türden düşüncelerini paylaşması bile tehlikeli sayılır.

Fark Edilen Davranışsal Kontrol

Fark edilen davranışsal kontrol, kişilerin kendi davranışları üzerinde kontrol sahibi olup olmadıkları doğrultusundaki sorgulamaları ve farkındalıklarıyla ilişkili bir kavramdır. Üstteki sahnenin devamında Lenina, Bernard’ın bu tür şeyler söylemesinin uygunsuz olduğunu dile getirir, “Nasıl böyle yaparsın?” Bernard yanıt verir “Asıl sorun şu, nasıl olur da yapamam? Ya da yapabilseydim ne olurdu, özgür olsaydım, şartlandırılmam beni köleleştirmeseydi?” Cesur Yeni Dünya’da kişilere küçük yaşlardan itibaren kendi gruplarına ve içinde bulundukları düzene karşı aidiyet hissi geliştirmek için sistemi destekleyici düşünceler empoze edildi. Bernard bu replikle, eğer bu şekilde yetiştirilmeselerdi davranışlarını ve düşüncelerini daha farklı biçimde şekillendirebilirler miydi sorusuna cevap arıyor aslında.

Normlara Karşı Çıkma

Bu kavram, kişinin var olan düzeni veya toplumun sahip olduğu normları reddederek kendi inançlarına ve isteklerine göre hareket etmesiyle ilişkilidir. Cesur Yeni Dünya’da ölüm insanlar tarafından oldukça doğal karşılanır, bir kişinin ölümü yakınları için bile fazla bir şey ifade etmez. Filmin sonlarına doğru annesinin vefatının ardından hastanedeki insanları izleyen John, soma haplarının dağıtılmak üzere olduğunu görür. John, geldiği günden itibaren Yeni Dünya’nın içindeki yozlaşmaları görmüş ve bu düzenin bir parçası olmaktan kaçınmıştır. Ancak annesinin ölümüne bu kadar duyarsız kalınması John’un sıkıntılı ruh halini katlanılmaz hale getirmiştir. Bunun üzerine John, düzeni değiştirmek ve insanları uyandırmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşünür. Soma dağıtıcısına “Durun! O zehrin hepsini çöpe atın!” diye bağırır. Satıcı John’u sakinleştirmeye çalışır ancak başarılı olamaz. John, kalabalığa seslenir “Köle olmak hoşunuza gidiyor mu? Özgür ve insan olmak istemiyor musunuz? İnsanlık ve özgürlüğün ne olduğunu anlamıyor musunuz? Size öğreteyim; isteseniz de istemeseniz de sizi özgür kılacağım!” Ardından soma kutularını alarak dışarıya fırlatmaya başlar. Bu sahnede John, insanların somaya karşı olan bağımlılıklarını eleştirir ve bu yolla köleleştirilmelerine, duygularının ve bireyselliklerinin ellerinden alınmasına karşı çıkar. Dolayısıyla gösterdiği davranış normlara karşı çıkma örneğidir, denilebilir.

İç Grubu Kayırma

İç grubu kayırma, ait olunan grubu diğer gruplara kıyasla daha iyi görmeyle ilgilidir. (Kağıtçıbaşı ve Cemalcılar, 2014: 266) Film boyunca grup üyelerinin sahip oldukları gruplardan ne kadar memnun olduklarını ve hiçbirinin farklı bir gruba dahil olmak istemediğini görüyoruz. Örneğin Lenina, Henry ile birlikteyken dışarıda Delta, Gama ve Epsilon grubundan bazı kişileri görür ve deltaların giymek zorunda oldukları üniformalar için “Ne kadar iğrenç bir renk haki!” ya da “İyi ki Gama değilim,” “Bir Epsilon olmadığıma memnunum,” gibi ifadeler kullanır. Veya Bernard’a hizmet etmekle görevli olan Gamalardan biri diğerine “Alfa olmanın ne kadar berbat bir şey olduğunu düşün. Gama olduğumuz için şanslıyız,” der. Bu örneklerde görüldüğü gibi kendi grubunu kayırma ve diğer gruplardan üstün görme algısı her kişide bulunur çünkü herkesin mutlu olmasının tek yolu bu bakış açısına sahip olmalarıdır.

Tartışma

Cesur Yeni Dünya (1980) filmi, Aldous Huxley’in romanına oldukça yakın uyarlanmaya çalışılmış bir film, bu yüzden düşüncelerimi genel olarak kitap üzerinden ifade etsem yanlış olmaz umarım. Film boyunca gördüğümüz grupsal ayrımlaşmalar, tüketim çılgınlığı, zevk odaklı yaşam ve artan yüzeysel ilişkiler gibi birçok kavrama günlük yaşantımızda da oldukça aşinayız aslında. Teknolojinin gelişmesi hayatlarımızda birçok şeyi etkiledi ve değiştirdi. Çoğu alanda yaşanan gelişmelerin hayatımızı kolaylaştırdığı aşikar, ancak teknolojinin en sevmediğim tarafı hayatı fazlasıyla hızlandırmış olması. Akışta kaybolup gidiyoruz sanki, devamlı olarak bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ve bu hızlılık, yaşamımızdan önemli olan birçok parçayı alıp götürüyormuş gibi. Gün boyunca birçok uyarıcıya maruz kalıyoruz, sanki neye sahip olursak olalım yeterli olmayacakmış gibi geliyor. Sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiriliyoruz, bu da tüketim çılgınlığına yol açıyor. Bize sunulan tüm bu zevk araçları mutluluğun kaynağıymış gibi gösteriliyor ve biz, hayatımızı mutluluk getireceğini sandığımız şeyleri yakalamaya çalışarak geçiriyoruz. Oysa belki de biraz yavaşlayıp kendi varlığımızın farkına varmamız ve biraz da kendi içimize bakmamız gerekiyordur. Sürekli akış halinde olmak fazlasıyla yorucu, bu yüzden ara sıra kendimize dönerek diğer şeylerden soyutlanmaya ve hayatı içimizde hissedebilmeye ihtiyacımız var. Bunun bir örneğini Bernard karakterinde de görebiliriz. İnsan kendini yalnızca içinde bulunduğu toplumun ya da grubun bir parçası olarak görmek istemez, ayrıca davranışlarının ve düşüncelerinin başkaları tarafından yönlendirildiğini hissetmek ve bunların her zaman kendi kontrolünde olamayacağını bilmek de pek iyi hissettirmez. İşte bu sebepten dolayı bireysellik ihtiyacı duyarız. Diğerlerinden daha farklı ve özel olduğumuzu hissetmek isteriz. Sezai Karakoç’un dediği gibi “Herkes gibi olmak, hiç olmamak gibi bir şey”dir belki de. Filmdeki karakterler küçük yaşlardan itibaren koşullandırıldıklarından dolayı çoğu davranışları ve düşünceleri kendilerine ait değil aslında. Peki biz onlardan farklı mıyız? Kişiliğimiz, karakterlerimiz, diğer insanlar hakkındaki tutumlarımız veya düşüncelerimiz hangi oranda gerçekten bize ait? Tüm bu davranışları sergilerken veya tutumlarımızı, düşüncelerimizi oluştururken gerçekten sebeplerini sorguluyor ve bunları önyargısız biçimde süzgeçten geçirebiliyor muyuz? Hayır. Şuanda olduğumuz kişi, genetiğimizin ve çevresel faktörlerin yani kültürün, içinde bulunduğumuz toplumun ve yetiştiğimiz çevrenin bir karması. Tüm bunlar benliğimizi ve düşüncelerimizi şekillendiren şeyler, hiçbirinden tamamen soyutlanamayız. Dolayısıyla evet, sahip olduğum her şeyle ben benim, bir bütünüm. Ama tüm bunlarda ‘benim’ bir etkim var mı? Sanmıyorum. İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyecek olursak, filmde kişiler arasında neredeyse hiç anlamlı bağ bulunmadığını görüyoruz. Herkes birbiriyle yalnızca günlük düzeyde sohbet ediyor, insanlar tekdüzeleştiğinden dolayı sohbetler de tekdüze. Romantik ilişkilerse hoş karşılanmıyor ve cinsellik amaçlı sürdürülüyor. Bu çok da yabancı bir tasvir değil aslında. Bizim dünyamızda ilişkilerin içi henüz bu kadar boşaltılmadı ancak giderek bu sahnelere daha çok aşina olur hale geliyoruz. Grupsal ayrımlaşmalarsa filmdeki sahnelere kıyasla bu kadar net değil, ancak şuanda da belli bir kast sistemi ve tabakalaşma olduğu söylenebilir aslında. Bu sınıflandırmalar kişilerin statülerine ve paralarının miktarına bakılarak belirleniyor. Üst sınıf, orta sınıf, alt sınıf ayrımlaşmaları her zaman oldu ve muhtemelen olacak da. Sonuç olarak evet, medeniyetimiz gelişiyor ve ilerliyor ama insan doğası aynı kalıyor. Ne kadar gelişirsek gelişelim, belki de bazı şeyler hiç değişmeyecek.

Kaynakça

Alparslan, A., Taş, A., & Aytaç, S., (2016). Bireylerin Uyma Davranışında Kişisel Değerlerin Rolü: Bir Deney Çalışması.

Cemalcılar, Z., & Kağıtçıbaşı, Ç. (2016). Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar Sosyal Psikolojiye Giriş. İstanbul: Evrim Yayınevi

Karaca, M., & Çakı, C., (2018). İletişim ve Propaganda.

Elanur

Elanur

Ben Ela. 2004 yılında Manisa’da doğdum, çocukluğumun büyük kısmını Amasya’da geçirdim. İlköğretimimi farklı şehirlerde okudum, liseyi ise Amasya’da bir fen lisesinde tamamladım.
Şu an Ordu Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümü son sınıf öğrencisiyim. İnsanları anlamaya, onlara yol göstermeye duyduğum ilgi bu bölümü seçmemde en önemli etken oldu.
Bunun yanında sanat, edebiyat ve felsefeye merak duyuyor; okuduklarımı ve düşündüklerimi yazıya dökmekten keyif alıyorum. Gelecekte hem mesleğimde başarılı bir psikolojik danışman hem de iyi bir yazar olmayı hedefliyorum.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Kolektif Bilinç