biz, kendi varlığına bile tam kanaat getiremeyen kırılgan bir bilinç taşıyoruz. bir avuç etin içine sıkışmış sonsuzluk arzusu. ne yıldızlar kadar uzağız ne toprak kadar yakınız. aradığımız şeyin ne olduğunu bile bilmeden, göğe uzanıyor ellerimiz—ama ellerimizde ne iz kalıyor, ne de tutunacak bir şey.
hiçiz biz. doğarken istemedik, yaşarken neyi istediğimizi bilemedik. ama arıyoruz. bitmek bilmeyen bir susuzlukla arıyoruz. sevgi, hakikat, tanrı, anlam, sonsuzluk… adlarını değiştiriyoruz belki ama yöneldiğimiz eksen hep aynı: kendimizden başka bir şey. bizde olmayan, bizde eksik olan…
çünkü insan, bir yokluktan yapılmış heykeldir. ruhuna kazınmış bir boşluk vardır, tam ortasında yankılanan. ve bu boşluk konuşur: “her şeyi ara. yetinme. olduğun yerde kalma. ne varsa aş.” ama aynı boşluk fısıldar bazen de: “hiçbir şey bulamayacaksın. çünkü sen bile yoksun.”
işte bu yüzden, aradığımız şey aslında kendimiz belki de—var olmayı meşrulaştıracak bir neden, bir tanık, bir yankı arıyoruz.
ve belki de en trajik olan şu: aradığımız “her şey”, ancak “hiç” olduğumuzu kabul ettiğimizde bize görünür hale geliyor. tüm ihtişam, tüm hakikat, tüm anlam… biz yere düştüğümüzde, diz çöktüğümüzde, tüm kimliklerimizden sıyrıldığımızda, yani kendimizi tamamen yitirdiğimizde ortaya çıkıyor. çünkü “hiç” olmak, her şeyi kabullenmenin kapısıdır.