İnsanın Ontolojik Mülksüzlüğü ve Özgürlüğünü İmkansızca Arayışı Üzerine Bir Manifesto

‘’Tüm filozofların ortak bir yanılgısı vardır, şimdiki zamanın insanını çıkış noktası olarak alırlar ve hedefe de bu insanın analizi yoluyla varacaklarını düşünürler. Filozofun insan hakkında söylediği her şey, aslında, çok sınırlı bir zaman diliminin insanı hakkında bir tanıklıktan öteye gitmez. Tarihsel anlam, duyu eksikliği, tüm filozofların ırsi kusurudur. Hatta bazı filozoflar insanın belirli dinlerin, belirli siyasal olayların etkisiyle oluşmuş olan en yeni biçimlenişini, çıkış noktası olarak kabul ederler birdenbire. İnsanın bir oluşum ürünü olduğunu, bilme yetisinin de bir oluşum ürünü olduğunu öğrenmek istemezler. Her şey oluşum ürünüdür oysa; bengi gerçekler yoktur: tıpkı mutlak hakikatlerin olmayışı gibi.’’

Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca

  1. İnsan, içsel ve toplumsal düzeyde her türlü aidiyetten ve anlamdan soyunmuş, köksüz ve çıplak bir varlıktır. Bu çıplaklık, onu temel varoluşsal kaygılarla yüzleştirir; insanın kendine ve dünyaya dair tüm sabitlik, güven ve anlam arayışları asla bitmez. İnsan ontolojik olarak mülksüzdür. Bu yüzden yaratmak zorundadır. Bulmak için yok etmeye hazırdır. Ve böylece bir illüzyon için tüm hakikati feda eder: Özgürlüğünü aramaya başlar.


2. Özgürlük, çağımızda her yönüyle bir yanılgıdır. Kapitalin bir meta olarak ‘’Eğer uslu bir çocuk olursan beni elde edilebilirsin.’’  rafına yerleştirdiği ve her zamanki gibi kozmosun anlamını yeryüzünün sığlığına bulayıp simüle ettiği başka bir kavram haline gelmiştir. Öyle ki özgürlüğü satması için önce onu kutsaliyete yerleştirmesi, ulaşılması gereken bir mertebe olduğu izlenimini vermesi gerekir. Ve bunu sistemin kontrolü içerisinde gerçekleştirir. 


3. İnsan için, her çağda önce yarattığı özgürlük imgesini öldürüp sonra başka bir formda var etme çabası sonsuz tekrardadır. Deccal rolü de İsa rolü de insandadır tarih senaryosunda. Antik Çağ’da özgürlük, zenginlerin ve soyluların elinde parlayan bir yıldızken, kölelerin zincirleriyle mi gölgeleniyordu? Ortaçağ’da kilisenin kutsal doktrinleri, özgürlüğü karanlık bir mahzene mi hapsetmişti? Sanayi Devrimi’nde fabrikaların çarkları dönerken, insanın özgürlüğü modern dünyanın soğuk demirlerine mi bağlanmıştı? Modern zamanlarda dijital dünyanın sonsuz olanakları, bireylerin özgürlüğünü algoritmaların ve toplumsal baskıların ördüğü görünmeyen duvarlarla mı sınırlandırmıştı? Kısacası özgürlük toplumsal yapıları ve kurumları aşarak bulacağımız bir ideal olarak sunuldu. Fakat gerçekten de özgürlük, bu toplumsal boyunduruğun dışına çıkmakta mı bulunuyor? Özgürlük, sahiden de insandan çalınabilecek bir şey mi, yoksa insana hiç bahşedilmemiş, hep arayacağı ama asla ulaşamayacağı bir toprak parçası mı? Sahi kim insanlığa özgürlük borcunu ödeyecekti?


4. Özgürlüğü aşılabilecek bir antropomorfik konuma indirgeyen bu yaygın insansı hata, kozmosun ihtimallerine karşı körleşmenin ve kendisini günlük hayatın telaşının önemsizliğine kurban olarak vermenin olağan bir sonucudur. Çünkü özgürlük, bir ruhun sığabileceği sınırların ötesinde, sadece düşüncelerle sınırlanmış bir kavram değil, doğanın ve varoluşun çok daha derin, çok daha kaotik bir parçasıdır. Özgürlük, sadece insanı değil, tüm varlıkları içine alan bir kapsama sahiptir.


5. İnsanın “evcilleştirilmesi” meselesi, bir özgürlüğü yok eden bir trajedi mi yoksa varoluşsal bir kaçınılmazlık mı? Zerzan’ın bahsettiği gibi medeniyet, doğamızı törpüleyen, içgüdülerimizi bastıran bir zincir mi yoksa bizi hamlıktan arındıran bir bilinç yükselişi mi? Veya Freud’un “nevrotikleşme” dediği olgu, insanın toplum içinde kendinden ödün vermesiyle mi doğar, yoksa aslında bu “ödün” sandığımız şey, insanın kendini aşma çabasının bir tezahürü mü? Yoksa tüm bunlar özgürlüğü aramak için yarattığımız oyun alanları mı?


6. Tarih; fikirlerin ve bilincin geliştiği, tez-antitez-sentez şeklinde ilerleyen diyalektik bir süreç. Bir dönemin hâkim düşüncesi (tez), ona karşıt bir düşünceyi (antitez) doğurur ve bu iki karşıtlık, daha üst düzeyde bir sentezle aşılır. Bu sentez, yeni bir tarihsel aşama yaratır ve süreç böyle devam eder. Örneğin, feodalizm (tez), burjuva devrimleriyle (antitez) çarpışır ve bunun sonucunda modern ulus-devletler (sentez) ortaya çıkar. Yani tarih, bireysel insanların veya kaotik olayların ürünü değildir. Tarih, Tin’in kendini gerçekleştirme sürecidir. Yani insanlık tarihi, gerçek özgürlüğün tam olarak anlaşılmasına ve gerçekleşmesine doğru ilerleyen bir süreç olamaz mı? Tarih tamamlandığında, yani diyalektik süreç nihai sentezine ulaştığında, Tin kendi kendisinin tam bilincine varır. 


7. Bu, mutlak bilgi aşamasıdır. Mutlak bilgi, bireyin ve toplumun, tüm çelişkilerin aşılmış olduğu bir noktada, aklın kendisini ve dünyayı tam olarak kavramasıdır. Ve bundan sonra gelişim, bilinçsiz çalkantılar yerine, bilinçli bir şekilde ilerleyecektir. Tarih, özgürlüğün artan farkındalığıdır. Belirli tarihsel aşamalar atlansa bile, er ya da geç yaşanacaktır. Örneğin, bir toplumda modern bireycilik doğmamışsa, ama dünya tarihinin gidişatı bu yöndeyse, o toplum er ya da geç bireyci modernliği yaşamak zorunda kalacaktır.  


8. Hatta öyle ki İsa veya Tarım Devrimi gibi tarihsel şahsiyet veya olaylar tarihte büyük roller oynar. Ancak bu bireyler veya olaylar tarihsel sürecin gerçek öznesi değildir; Tinin iradesini farkında olmadan gerçekleştiren araçlardır. Bunlar tarihin kaçınılmaz dönüşümünü hızlandıran katalizörlerdir ama sürecin kendisini belirlemezler. Tüm bu özneler çıkageldiğinde ilk bakışta sanki Tin’in kendisine ulaşılmış illüzyonunu yaratabilir ve bize geçici çözümler verebilir. 


9. Her düzen, ne kadar sağlam görünse de, eninde sonunda yıkıma uğrar. Çünkü var olan her şey kendi çelişkisini içinde taşır. Devrimler çözüm sunuyor gibi görünse de, aslında her biri kendi karşıtını doğurur. Yeni düzenler eskisinin enkazı üzerinde yükselir, ama onların da çürümesi kaçınılmazdır. Evler yıkılır, uygarlıklar çöker, çünkü varlık statik değil, dönüşümdür—ve dönüşüm, yıkımı da içerir. Her düzenin çürümeye ve dönüşüme tabi olmasının bir anlamı vardır; bu, düzenin ve kaosun, birbiriyle ilişkilendirilmiş ve sürekli değişim içinde var olan süreçler olduğunun bir yansımasıdır. Mutlak bir “geri dönüş” düşüncesi, bu sürekli dönüşüm anlayışına aykırıdır, çünkü toplumsal yapılar her zaman kendi içsel çelişkileriyle birlikte evrilir.

10. Kaos ve düzenin zıt olduğu düşüncesi yaygın bir yanılsamadır. Yanılsamadır çünkü kaos, düzenin aşırı doygun bir hali olabilir ya da tam tersi. Bir sistem ne kadar mükemmel hale gelirse, o kadar kırılganlaşır. Kaos bir tür düzenin çöküşü değil, belki de onun en saf halidir. Ontolojik olarak ise ne kaos ne de düzen bizi nihai bir sonuca ulaştırabilir. Çünkü varoluş, kesinlikler üzerine değil, sürekli değişim ve geçişler üzerine kuruludur. Tıpkı tarih gibi: hiçbir devrim bizi tam anlamıyla kurtarmaz, hiçbir düzen ebedi değildir, ve hiçbir yıkım tamamlanmış bir boşluk bırakmaz. 


11. Eğer hiçbir düzen ebedi değilse, bu yalnızca tarihselciliğin haklı olduğunu gösterir; çünkü tarih, durağan değil, dönüşümlerle ilerleyen bir zorunluluk içindedir. Her şey, bir çark gibi devamlı dönüşürken, durmaya, sabit bir çözüme yerleşmeye çalışmak, tarihi bir anlık duraklama olarak görmek, aslında onun doğasına aykırıdır. Tarihi durağan bir çözüme indirgeyen her bilinç, kendi savaşını toplumun bedeline mal eder. Ve en sonunda, tüm yargıların aslında bir itiraf olduğunu fark etmeye başlayacaksın. Kendi tarihselliğini yaratamayan, tin’e müdahale edebileceği sanrısına düşer.


12. Kaosun kendisinden kaçmak insanın kendisini daha da köksüz, daha da çıplak bırakır. Keyfin başarısızlığı, başarısızlığın kendisi için keyif haline gelir. Eğer belirli bir yola olan bağlılık eksikliğinizden dolayı Tanrı’yı alamamanızdan üzülüyorsanız, bu üzüntü kendiniz için bağlılık haline gelir. Büyük ve imkansızı deneyerek yok olmak için daha iyi bir yaşam amacı bilmiyorum. İnsan, içinde bulunduğu kaosu hemen kendine anlam katacak bir düzene dönüştürmezse, bir yıldız doğurmazsa, karanlığında yok olup gidecektir.  Özgürlük bir dışsal mülkiyet değil, içsel bir dinginlik hissidir. Kolektif değil, özsel bir varlık durumudur. Çünkü fiziksel değil, ontolojiktir.

Meriç Türen

Meriç Türen

Düşünen Şey bir felsefe oluşumudur.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç