Hareketin Felsefesi: Sanat, Fotoğraf ve Sinema Üzerine

Hareketli Resimler

Bir anlatıya genelde en temelden başlamayı tercih ederim, bu sebeple sanat olarak adlandırdığımız olgu ile başlayacağım. Sanat, hem sanatçı hem alımlayıcı için tamamen özneldir bana kalırsa. Sanat ve sanatçı arasındaki ilişki, alımlayıcının sanatla ilişkisinden bambaşkadır. Sanatçı bir arzu noktasından yola çıkar ve bir yapı kurar kendine, bazen bir şey anlatma derdi olur, bazense sadece içindekileri dışa vurur. Bunun hiçbir önemi olmamalıdır alımlayıcı için, çünkü sanatçının inşa ettiği eserin artık kendi benliği, kişiliği vardır.
Alımlayıcı eser içinde her şeyi ama her şeyi bulabilir, hiçbir sanat eserinin kalıplaşmış bir anlamı olamaz, eğer öyleyse ona sanat denemez. Sanatı tek cümle ile tanımlamak istesem vurgulayacağım nokta kesinlikle onun bu sonsuz anlam potansiyeli olur. Sanatçı eseri oluşturup alımlayıcın ellerine bırakmalıdır, aksi bir davranış; mesela ‘alımlama deneyimine müdahele arzusu’ kesinlikle kabul edilemez benim için.

Eser ile ilgili ‘dış bilgileri’ öğrenip öğrenmemek de alımlayıcının kendi insiyatifinde olmalı her zaman. Bir fotoğraf sanatçısı olarak bunları fotoğraf üzerinden anlatmam daha kolay olacak, lakin tüm sanat formlarında alımlayıcının deneyimleme şekli özünde aynıdır bence, ki bu formlar da keskin sınırlara sahip değildir. Sanata bir bütün olarak bakılmalı ve onu etiketlerden uzak tutmaya çabalanmalıdır. Bu konuya başka bir yazıda değinmeyi planlıyorum, bu sebeple gelelim henüz hareketlenmemiş resimlerimize.

(Diane Arbus, Identical twins, 1966)

Fotoğraf, en temelinde ışık ile yapılmış resimdir. Başta camera obscura ve camera lucida gibi aletler kullanılarak oluşturulmuş, ardından daha da mekanize hale gelmiştir. Nasıl üretildiğinin bir önemi olmaksızın –dışsal bilgi sevmiyoruz- şöyle ifade edilebilir: Fotoğraf, sanılanın aksine gerçeği dondurmak değil, onu alıp bükmektir. Olayların zaman özelliğini silerek onları tekil anlara hapsetmektir; bu olay bazen statik bir varoluş, bazense süresinden bağımsız dinamik bir olay olabilir.
Bunu en iyi uzun pozlama fotoğraflarda görürüz, birkaç dakikalık olayları alıp onları bir kareye sıkıştırdığımızda bu olay artık zamansızdır, durağan gözükebilir ama aslında içinde dakikalar saklıdır. Sanatçı ışık ile resmini çizdikten sonra onu istediği gibi manipüle edebilir, artık yeni gerçekliğin tanrısı odur.


(Alexey Titarenko, Crowd 1, 1992)

Eser son halini aldığında ise dünyaya fırlatılır, böylece sanatçıyı terk edip alımlayıcıya geliyoruz. Bazen ilk bakışta da olabileceği gibi, bir fotoğrafa uzun uzun baktığınızda bir şey olur; bir ayrıntı, bir element size çarpıp sizi deler. Roland Barthes buna punctum der. Bu genelde sanatçının bile farkında olmadığı, herkes için kaynağı değişen bir olgudur. Fotoğrafın geri kalan, çoğul özneler tarafından aynı şekilde algılanabilen düzleminden (Barthes’ın deyimiyle studium) farklıdır. Deneyimler birbirinden bu noktada ayrılır, karşınızda gördüğünüz hapsedilmiş an belki de sizi uzun yolculuğa çıkarır.

Peki ya sanatçımız eline başka fırçalar alırsa ne olur, fotoğrafları sırayla saniyede 24 kare olacak şekilde oynatıp, beynimizde bir hareket illüzyonu oluşturursa; işte hareketli resimlerimiz, sinema.

(Ingmar Bergman, The Seventh Seal, 1957)

Aslında ortaya çıkışı itibariyle böyle algılansa da sinemaya fotoğrafın devamı olarak bakmak pek doğru olmaz. Bünyesinde bir çok ‘sanat formunu’ barındırır ve bunları sentezler. Bence gelmiş geçmiş en büyük sanatçılardan olan ve bu sene kaybettiğimiz David Lynch’ten bir alıntı yapacak olursak:
“Sinemanın kendi dili vardır. O dille pek çok șey sõyleyebilirsin, çünkü zamana ve sekanslara sahipsin. Diyaloglara sahipsin. Müziğin vardır. Ses efektlerin vardır. Birçok araca sahipsin. Başka bir şekilde anlatılamaz bir hissi, bir düşünceyi ifade edebilirsin. Mucizevi bir araç o. Resim ve seslerin zaman ve sekans içinde birlikte akmasını düşünmek, sadece sinemada yapılabilecek bir șeyi yapmak bence çok güzel. Tek başına söz veya tek başına müzik değil, ama birçok unsuru bir araya getirip daha önce var olmayan bir şeyi ortaya çkarmak. Hikâyeler anlatmak. İnsanların görmeden sahip olamayacağı bir yaşamın, bir dünyanın tasarlanması.” Işıklar içinde uyu David.
Sinema bize uçsuz bucaksız bir anlam denizi sunar, yeri geldiğinde doğrudan, yeri geldiğinde dolaylı yoldan bize bir şeyler hissettirir, düşündürür, ilham verir. Her alımlayıcı, her deneyiminde onu delip geçen bir şeyler bulabilir.
Benim de bu yazıda yapmaya çalıştığım bu aslında, belki de birileriniz düşüncelerini harekete geçirecek ve yeni bir fikir yakalayacak kendi içinden. Sinemanın bu sonsuz denizine dalmayı başka yazılara bırakıyorum, sizlere sinemanın potansiyelini farklı şekillerde kullanan üç film önermek istiyorum. La Jetée (1962), Eraserhead (1977), On the Silver Globe (1988). Zorlansanız dahi bir şans vermenizi tavsiye ederim. Görüşmek üzere.

Işık İlhan

Işık İlhan

Ben Işık. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Biyoloji öğrencisiyim. Aynı zamanda fotoğraf sanatçısıyım. Çoğunlukla siyah-beyaz ve soyut işler yapsam da hemen her türlü fotoğrafı çekiyorum. En büyük arzum bilim ile gerçekliği kavrarken, sanat ile ona şekil vermek.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Kolektif Bilinç