Medeniyetin bugününe dair çıkarımımızda farkedilmesi zor derin bir çarpıklık var. Kendi ürettiği tekniğe ve araçlara indirgenerek özünü yitirmiş bu medeniyetin en ufak çatırdamayla dağılacak yapay bir dünya olduğunu iş işten geçmeden kavrayamıyoruz. Etrafımızı her an saran ve kuşatan bugünün “değerlerinin”, eğitiminin, sağlığının, teknolojisinin, bu medeniyetin kalbinde yattığını sandığımız ilahi bir kuvvetin elinden çıkan ilahi ürünler olduğu ön kabulüyle hareket ettiğimiz için yaşamın kendisi karşısındaki acizliğimizi ve kırılganlığımızı unutuyoruz. Nice planlarımıza, teorilerimize rağmen pratikte hastanedeki şifanın, borsada kâr etmenin, savaş meydanındaki galibiyetin ve hayatın devamlılığı ile ilerlemenin tesadüfi olduğuna dair gerçeklikten kopuyoruz. İnsanın bu acizliğinin ve kırılganlığının unutulması akabinde yine bizim gibi kırılgan varlıkların elinden çıkan bu kırılgan yapay düzenin tanrısal sandığımız ürünleri, kendi benliğimiz üzerinde öylesine bir hakimiyet kuruyor ki o yapaylığa atfettiğimiz tanrısallık bizi kendi öz benliğimize yabancılaştırıyor. Tüm anlam arayışı, tüm varlık serüvenimiz aslında hayatta kalma mücadelemize fazladan birkaç günlük hata ve tembellik yapma süresi vermekten ötesine
kudreti olmayan bu yapaylığa mahkum oluyor.
Aradığımızın ise bu medeniyetin diktiği gökdelenlerle, koca koca hastanelerle, parmak uçlarımızı uzayın derinliklerine değdiren teknolojilerle örülü surların içinde yattığını sanıyoruz. Hatta daha da vahimi, ileri safhalarda bu surlardan ötesinin varlığı zihinlerimizden siliniyor. Ta ki o koca surların yanılsamasını yerle bir edecek tek kesin gerçek ölüm, bu surların ardından çıkıp bizi alıp götürene dek. Bu kırılgan sistemi çok fazla kutsadık ve ona çok fazla değer verdik, anlam yükledik. Medeniyetin yarattığı tüm değerler insan ürünü. Bu yüzden doğadaki bir insan kadar kırılgan, pamuk ipliğine bağlı ve felaketlere karşı savunmasızız. Bu ilerleme takıntısı içinde özümüzü yitirerek eridikçe eriyoruz. 150 yıl öncesine kadar o zamanlar için hayatta kalmak adına yapılması gereken hiçbir işte elektriğe ihtiyaç duyulmazken hatta varlığından haberdar dahi değilken, günümüz medeniyetinde yaşanacak tek bir küresel elektrik
kesintisinin uygarlığın tolere edebileceğinden (ona olan bağımlılığımız bu toleransı düşürdükçe düşürüyor) birazcık daha uzun sürmesi, toplumsal bağları çözecek bir kaosun, kardeşin kardeşi boğazlayacağı bir kargaşanın fitilini ateşlemeye yeter. İnsan, bizzat kendi ayaklarıyla koşarak gidebileceği mesafelerden daha fazlasına götürebilecek araçlara bu
denli bel bağlamamalıydı. Nitekim bu bağımlılığı ona yürümeyi dahi unutturdu. Hızlanma ve ilerleme takıntılarımız bizi ürettiğimiz ürünlere daha fazla bağımlı hale getirdi. Bu bağımlılığımızı meşru kılmak için ise bu ürünlerin sürekli değer üreten tanrısal bir iradenin elinden çıktığına inandırdık kendimizi. Teknoloji karşısındaki etkin konumumuz, yavaş yavaş edilgen olmaya indirgeniyor. Böylece kendi doğamızla yabancılaşıyoruz, insan olmanın değerini her geçen zaman daha fazla yitiriyoruz.