🖋 Uygar bir toplumun doğuşundan önce henüz birleşmemiş olan insanların bir sözleşme ile özgürlüklerini bir iktidara devretmiş olması, genellikle özgürlüklerin kısıtlanması ve kolektif bir şekilde kendiliğin öldürülmesi ( bkz. Nietzsche ve Kierkegaard) şeklinde yorumlanabilirken, Kapitalizm gibi birey esaslı sistemlerde bireyin asıl bu şekilde özgür olduğu çünkü kişisel çıkarlarına tam bir karşılık bulduğu, cevabına ulaşırız. Günümüz Postmodern durumda ise üstdeğerlerin yıkımının bireyin özgürlüğünün mefhumsal olarak karşılık bulmasının nasıl olacağı ve Toplum Sözleşmesinin geçerliliği sorusu, akla gelmektedir.
Toplum Sözleşmesi’ nin Ahlakî Boyutu:
🖋 Bireylerin kendi rızaları ile kabul edilen Toplum Sözleşmesi, esasında devletin ve iktidarın meşruiyetini bireylerin iradeleri aracılığı ile sağlamaktır. Sözleşme sayesinde insanlar; kurulan ilişkiler ve bu ilişkiler, diyalektikler, sayesinde iktidarı doğurmuştur( bkz. Yapısalcılık ve Michel Foucault) . Ayrıca Sözleşme sayesinde yeni ortaya çıkan durumlardan birisi de yeni oluşacak olan devlette oluşacak haklar ve iktidar- birey dengesidir. Ancak bu hakların bireyi aslında kısıtladığı ve bireyin salt gerçeklikte sonsuz özgürlüğünü elde edebilmesi için iktidar ve iktidarın yarattığı bilgi kurumlarının yıkılması( bkz. Max Stirner) yahut bu bilgilerin A Priori’ sinin metodunun nasıl olacağının, sorgulanması( bkz. Gilles Deleuze) gerekmektedir. Ve bireye verilen bu haklardan daha söz sahibi olan tarafın devlet olması, bireyleri tamamen Ahlakî- Nihilist yapabilir ve doğa durumundan çıkış aslında insanlar için özgürlüğün kısıtlanması olabilmektedir( bkz. Jean-Jacques Rousseau) . İlk Oturum Hakkı’nda mefhumunun ahlakî yönden geçerliliğini konuşalım:
🖋 Devlet ekonomiyi ve halkın mülkiyetinde tamamen söz sahibi midir?
🖋 Bireylerin kolektif bir bilinç ile bağlanması aslında kendilik bilincinin yıkılması ve Ahlak anlayışının “ fedakarlık” temelli olmasıdır( bkz. Sosyalizm) . Ayrıca bu durum çoğu zaman bireylerin benlik inşasını da geciktirmek ve bireylerin belki de hayatlarında en kritik adımlardan biri olan İman Aşamasına( bkz. Kierkegaard) geçmesini yavaşlatmaktadır. Çünkü başkası için kendini feda eden birey, objektif değerlerin keşfedemeyecek ve tamamen Anti- Realist bir şekilde duygularına dayalı hareket edecektir. Bu durum; Adam Smith ve David Hume’ un Felsefelerinde insanların doğalarında ve onların varolduğu bağlamsallıkta, yani varlıkta, Nedensellik aramanın muhal olduğu, söylemlerine kaynak olmuştur( bkz. Normatif Etik, Sharon Street; David Hume ve Nedensellik Anlayışı) .
🖋 Devletin tamamen halk üzerinde etkili olması, bireylerin çoğu zaman aleyhine sonuçlar doğurur çünkü bu durum bireylerin Entfremdung’ a( bkz. Hegel ve Marx) sürükler. Çünkü ilk oturum hakkında, özellikle Rousseau’ nun Toplum Sözleşmesi’ nde bahsettiği, çoğunlukla devletin söz sahibi olması bireylerin diyalektik sürece girmesine neden olmaktadır. Bu diyalektiğin iki yolu vardır: ya bu durumlarda Nietzsche’ nin Übermensch’ i gibi münzevileşecek ve buzları yalnız kalıp kendi benliğini oluşturacaktır ya da daha düşünsel dünyada varlığı bütün olarak sorgulayıp varolan iktidar ile ilişkisini Vorhandensein ile açıklayacaktır( bkz. Martin Heidegger) .
🖋 Devlet ve Zihinler Üzerine:
🖋 Aristoteles’ in Metafizik adlı eserinde bahsettiği “ İlk Hareket Ettirici” doktrini çağdaş dönemde William Lane Craig ve Rasyonalizm Felsefesinin Avrupa’ da yayılmaya başlandığı dönemde İngiltere’ de Thomas Hobbes’ u etkilediğini söyleyebiliriz. Zira Hobbes, Leviathan’ in ilk bölümünde Zihin Felsefesi ve Ontolojiden bahsederken bireyin tahayyül edilen nesneye bi’ nevî baskı uyguladığını ve bu tahayyülün bazen rüyalar vasıtasıyla varolduğunu da söyler( bkz. Tahayyül’ e Dair) . Burada diyebiliriz ki Hobbes, iktidarı bireylerin tekil, yalıtılmış muhayyelelerini devindirmeye dair olan tüm yargılara ilinekseldir ve bunları devindirmeye de paralel olarak muktedirdir. Yani çoğu Foucault’ nun bahsettiği şeyin iktidarın bireysel ilişkilerdeki diyalektikten varolduğu doktrini burada devreye girer: İktidar, artık sözleşmeden sonra yeni bir formda serpilmiştir ve aslında Cogito, onu ortaya çıkaran olup onun fail nedenidir( bkz. Aristoteles) . Zihnin, iktidar tarafından devindirilmeye maruz kalan bir özne olması, zamanla bireyin Kolektivizm’ e yönetmesine ve kendisine yabancılaşmasına( Entfremdung) neden olacaktır. Bu durumda birey, özgürlüğünü elde etmek yerine Nihilist bir tutumla onu ulaşılamaz kılacak yahut Kierkegaard’ ın dünyayı kendine numen kılma mefhumuna istinaden onun hakkında konuşmayı anlamsız görecektir( bkz. Wittgenstein) .
🖋 Hobbes, bireyin özgürlüğünün kendisine ve diğer öznelere karşı sorumlulukları olan ve nihaî kaos ve Nihilizm durumundan kurtaracak olan iktidar mefhumu için Nihilist olmak yerine devindirilen olmayı bireyin şahsi menfaatleri uğruna meşru görecektir. Çünkü özne, her ne kadar Cogito’ dan uzaklaşıp daha tümel bir tanım olan “ rescognitas” alanına dahil olsa da bu bireyin çıkarlarına uygun ve ahlaklı olacaktır. Fakat bu durumda bireyin kendi özgürlüğünü kısıtlayıp bunu halk ve kendisi için ahlaklı görülmesi, Ahlak Felsefesi’ nin temel sorularından biri olan “ Ahlakın Bağlayıcılığı Problemi” meydana gelir. Hobbes için salt ve Sadist olarak nitelendirebileceğimiz bir Egoizm savunduğu görüşüne varamayız çünkü ileride, Nietzsche’ den de bir o kadar etkilenen, Egoizm Felsefesinde önemli bir isim olan Ayn Rand, başkası için kendini feda etmemenin ve başkası için de kendini feda etmemenin “ Etik Egoizm” kapsamına girdiğini söyler( bkz. Atlas Shrugged) . Fakat bu **durumda **bir Ahlakî Nihilistin Egoist olması durumunda, onun ahlakî yargılarını şekillendirecek olanın, özellikle günümüz Postmodern durumunda( bkz. Lyotard) öznenin kendi muhayyelesi olacaktır. **Bu öznenin de, özellikle bir iktidar sahibi ise, Makyavelist bir düşünceye sahip olup kendi menfaatleri uğruna her türlü eylemde bulunması ve bazen Toplum Sözleşmesinin dahi dışına çıkması olağan görünmektedir.
🖋 Hobbes’ a göre birey için kısa vadede daha özgürlükçü görünen fakat uzun vadede halka bağımlı olmasına rağmen halka istediği şekilde hükmedebilen Totaliter bir iktidarı meşru kılan( bkz. Toplum Sözleşmesi 2. Kitap) Rousseau için bireylerin doğa durumunda daha özgür olması aslında bireylerin Tarihsel açıdan yeni ve bağımsız ve akıldışı değerler yaratmasına olanak tanıyacaktı. Bu durum, Foucault’ nun “ Bilginin Arkeolojisi” adlı eserinde bahsettiği akıldan ve üst tabakadan gelen bilgilerden bağımsız olacak bir şekilde, ki bunların ikisi de Foucault’ nun tabiriyle kolonyalizm’ e ve tahakküm’ e sebep olmaktadır, bilgi üretimine olanak sağlar. Bu bilgiler öncelikle bireyin, yaratıcı evrim merhalelerini tamamlayarak biçimsel olarak Übermensch’ e uygun hâle gelmesi( bkz. Henri Bergson) ve bu sayede sezgilerini kullanarak bu bilgileri önce İletim aygıtları ile algılayıp sonra duyuları ile yeni bilgi yaratma yolunda ilerlemiş olacaktır( bkz. Philipp Mainländer) . Fakat iktidarın artık ortaya çıkması “ Bilginin Kırılganlığı” nın doğrudan sonucu olmakta ve bu sayede halk, kendini aydınlanmış sanmaktan fakat aslında hakikati keşfedememiştir: bu hakikat yaşamın ve onu bütünsel bir yaklaşım ile ele almanın ta kendisidir( bkz. Kierkegaard,Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe) .
🖋 Ayrıca Rousseau’ nun başyapıtı olarak nitelendirebileceğimiz Toplum Sözleşmesi adlı eserinde başlıca eleştirdiği üç Filozoftan biri olan Aristoteles( bkz. Birinci Kitap,19.syf. sonrası) ‘ i eleştirme nedeni Rousseau’ nun deyimi ile neden ve sonuç’ u karıştırmasıdır. Bu yorum, Felsefe Tarihi açısından büyük önem arzetmektedir ki daha önce buna benzer bir şekilde “ Analitik Önerme” ve “ Mantık” anlamında Leibniz, Aristoteles’ in zıttı bir görüş belirtmesi karşın onu tenkit etmemiştir. Aslında Avrupa Tarihinde İslam Filozofların sayesinde ( bkz. Metafizik Şerhi, Averroes) Aristoteles Felsefesinin Avrupa’ ya yaygınlaşması sorgulanmaya ve İktidar ile halk arasındaki uçurum derinleşmiştir. Ki bu durum, Postmodern Felsefe’ yi doğurmuş ve Postmodern Felsefe, başta Fransa olmak üzere, tüm Avrupa’ yı etkilemiştir. Bilginin bağımsızlığını ve bireysel olması ve akıl yerine Ego’ nun( bkz. Ayn Rand( Ayn Rand Postmodernist olmasa da Nietzsche’ den oldukça etkilenmiştir. ) ) ve sezgilerin kullanılarak bağımsız bilgi arayışının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ki bu durum Foucault’ nun Bilginin Arkeolojisi ve Deliliğin Tarihi adlı eserlerinde Hermenötiğin Felsefe önemi ve bilimin( bilginin) rölatif oluşu doktrinine, ulaşırız. Ahmet Cevizci’ nin “ Aydınlanma Çağı’ nın Aydınlanmış Adamı” olarak nitelendirdiği Filozof, iktidarın haklarının çoğu zaman bireyin önünde tutmasını, aslında birey için Mümkün Dünyalar’ in En İyisi( bkz. Leibniz) olarak nitelendirebiliriz.