Into The Wıld filminden hatırlayabileceğimiz Christopher McCandless Alaska’nın derinliklerine doğru yolculuğa çıktığında, geride yaşamına dair tüm izleri ortadan kaldırdı. Tüm parasını yaktı, ailesini geride bıraktı ve hatta adını, kimliğini değiştirdi. Modern dünyanın sahteliğinden kaçıp, kendini, ‘öz’ ünü bulabileceği doğaya sığınmak, kendi hakikatini bulmaktı amacı. Toplumun yargılarının, popülerleşme ve tüketimin elinden sıyrılmak, onu değişime dahil etmek isteyen insanların elinden kurtulmak istiyordu. Bunu, kalabalığın gürültüsünden uzaklaşıp kendini doğanın sessizliğine vererek yapabileceğine inanıyordu. Bu anlamda, ondan bir asır yıl önce yaşamış Henry David Thoreau’nun Walden Gölü kıyısında yapmaya çalıştığı şeyin bir yansımasıydı, öze, doğaya geri dönmek ve kendini bulmak.
Hayatı Tatmak
Thoreau, 1817’de Concord’da doğan bir Amerikalı düşünür, sosyal reformcu, yazar ve şair. Yaşadığı dönemde devrim niteliğinde fikirler ortaya atmış birisi. Doğduğu zamanlar, Amerika’da sanayileşmeye dayalı hızlı değişimlerin olduğu yıllardı. Sosyal ilişkilerin azalarak makinelere verilen önemin arttığı, tüketim kültürünün canlandığı ve sahte arzuların yaratıldığı bir dönemde büyüdü. İnsanların gece gündüz fabrikalarda çalıştığı, kazandıkları paraları yeniden fabrika ürünlerine harcadığı zamanlarda Thoreau tam tersine, sade bir yaşama, yapaylığın ve insanın özünden uzak anlayışın olmadığı bir yaşama özlem duydu. Bu yüzden, Walden Gölü kıyısında bir kulübe inşa etti ve sadece temel ihtiyaçlarını karşıladığı iki yıllık bir deneyim yaşadı. Bunu neden yaptığına dair ise Walden kitabında şu sözleri yazdı:
‘Ben ormana hayatımı kasıtlı bir şekilde yaşamak, onun en temel gerçekleriyle yüzleşmek ve ölüme yaklaştığımda zaten hiç yaşamadığımı farketmek yerine bu hayatın bana öğrettiği şeyleri öğrenip öğrenemeyeceğimi görmek için gelmiştim. Hayat çok kıymetli olduğundan vaktimi ondan başka bir şeyi yaşayarak harcamak istememiştim, aynı zamanda, zorunda kalmadığım sürece bu yoldan dönmeye hevesli değildim. Bunun yerine derinden yaşamak, hayatın kemiğine yapışıp iliğini emmek, onun dışında kalan her şeyi bozguna uğratmak için Spartalılar kadar sert ve yalın bir yaşam biçimi bulmak, boyumu aşan bir işe girişip çizik bile almadan yakamı kurtarmak, hayatı köşeye kıstırmak, onu en yalın biçimine indirgemek ve acımasız olduğunu keşfettiğim takdirde bu acımasızlığı tüm gerçekliğiyle, eksiksiz bir biçimde yazıya dökmek istemiştim.’
A Horse With No Name şarkısında olduğu gibi:
In the desert, you can remember your name
Cause there ain’t no one for to give you no pain
Thoreau’nun felsefesindeki temel şey, sadeliğin bilgeliğiydi. Ona göre insan kendini bir şeylere zincirleyerek yaşadığı sürece, bu şey bir tarla olsa bile hapishaneye dönüşüyordu. Uygarlığın konforuna ne kadar bağlanılırsa, özgürlük o derece kaybedilirdi. ‘Bugün içinde yaşadığım toplumun üyelerinin çoğunun sessiz bir çaresizlik içerisinde yaşadığını görüyorum. Sizin, kaderinize boyun eğme olarak adlandırdığınız şeyin, aslında tasdik edilen bir çaresizlik olduğunu anlıyorum’ diye yazdı. Bir düzene bağlı olarak hareket edip nefes alan ancak yaşamayan milyonlar. Bir kıyafet elde edebilmek için gece gündüz çalışan, evlerine misafir odaları ekleyen, çıkan en yeni model arabayı alan insanlar. Başkalarıyla yarışma ve elindekileri gösterme peşinde olan, kendine yapay mutluluklar yaratan evcil hayatlar. Thoreau onları gördü ve asıl zenginliğin sahip olduklarımızın çokluğunda değil, vazgeçebildiklerimiz azlığında olduğunu söyledi. Çünkü insan ne kadar az şeye bağımlıysa o kadar özgürdür ve hayatı o kadar değerlidir.
En İyi Hükümet En Az Hükmedendir
Thoreau’nun bu görüşü, onun kapitalist topluma karşı direnişine zemin hazırladı. Tüketim kültürüne kapılan ve modern bir köleliğin kurbanı olan toplumu uyandırmak istiyordu. İnsanın basit ama mutlu bir yaşam sürebileceğine inanıyor ve insanları başkalarının etkisinden sıyrılarak kendi anlamlarını bulmaya çağırıyordu. Bunu sadece insan doğasına davet olarak değil, sosyal bir devrim olarak da savundu. 1846’da kölelik karşıtı vergi ödemeyi reddettiği sebebiyle hapse atıldı.
Bu tecrübesinden sonra Civil Disobedience ( Sivil İtaatsizlik ) denemesini yayımladı. Bu denemesinde, uygulamalarından hoşlanmadığı devlete bağlı kalmanın ve haksız bulduğun yasalara itaat etmenin saçmalığından yakındı. ‘Neyin iyi neyin kötü olduğuna çoğunluğun değil vicdanların karar verdiği bir devlet olamaz mı?’ diye sordu. Devletin bireylerden daha üstün bir yapı olmadığını hatırlatarak, insanlara kendi güçlerinin ve önemlerinin farkında olmalarını ve hayatlarında söz sahibi olduklarını hatırlamalarını öğütledi. Bu düşünceleriyle Gandhi, Martin Luther King ve Tolstoy gibi büyük isimleri etkileyerek, dünyanın dört bir yanındaki özgürlük mücadelelerine ilham verdi.
Yürümek
Frédéric Gros’un Yürümenin Felsefesi adlı kitabında yazar Thoreau’dan şöyle bahseder:
‘Kendi kendimizin esiriyizdir. Toplumsal görüşün tiranlığından yakınırız ama bireysel görüşün tiranlığı yanında o hiçbir şeydir, der Thoreau. Kendi yargılarımıza saplanmışızdır. Thoreau için yürümek kendini bulmak değil, kendine yeniden şekil vermek için imkan yaratmaktır.’
Thoreau için yürümek bedensel bir aktiviteden öte, düşüncelerin özgürleşmesidir. Kişi adım attıkça toplumun ağırlığını ve yargılarını üzerinden atar, varoluşunu duyumsar. Modern insanın bir işini görmek için ormana gidişinden farklıdır onun yürüyüşü, o yaşamak için yürür. Vahşinin çağrısına kulak verir ve yabanıl olana, yaşam dolu olana doğru yolculuğa çıkar. Bu yolculuk insanın ruhunu tazeler, tüm sahte düşüncelerden onu arındırır, zihnini çalıştırır. Kişi kendini gördüğü cam duvarlardan arınır, özüne ulaşır. Daha önce hiç farkına varmadığı kıyıya köşeye sıkışmış fikirlerine erişir, bir müzik dinliyormuşçasına kendi sesini dinler. Doğa ana ise ona eşlik eder, destek olur. İnsanı yargılamadan, sesini bastırmadan, diretmeden durur oracıkta. Bu yüzden de Thoreau yürümeyi şöyle tanımlar: belli bir yeri yurdu olmamak ancak her yerde evinde gibi olmak.
Christopher McCandless yabana doğru yola çıktığında onun da amacı dünyayı yeniden duyumsamak ve hakikati öğrenmekti. Kendini uygarlığın zehirli ellerinden kurtararak yalnız başına çıktığı bu macerada bir zamanlar Thoreau’nun da hissettiği şeyleri hissetmişti. Ancak
McCandless’ın yanıldığı bir nokta vardı, ölmeden önce günlüğüne yazdığı gibi; mutluluk yalnızca paylaşıldığında gerçekti. Aslında ikisi de toplumdan uzaklaşmayı seçti, oysa Thoreau’nun yalnızlığı daha bilinçliydi. Yaşamını daha da derinleştirmek ve düşüncelerini netleştirebilmek içindi kaçışı. Onun yalnızlığı üretkendi, farkındaydı. Kendisi ve insanlar arasına geçilemez bir duvar koymamıştı, tüm ilişkilerinden vazgeçmemişti. Yalnızca önceliklerini ve bakışını değiştirmişti, kendini yaprakların sesiyle, kuşların cıvıltısıyla bile bir uyum içinde bulabiliyordu. İnsanlardan tamamen kopmadan, aksine onlara seslenerek sürdürüyordu yaşamını, topluma yanlışlarını gösteriyordu. Ancak McCandless’ınkisi daha keskin bir yalnızlıktı. Öyle ki o, sadece ailesinden, kalıplardan, yapaylıktan kaçmadı, sevgiden de kaçtı. Thoreau’nun yaşama ateşi bulduğu yerde yanarak kayboldu.
Günümüzde Thoreau’nun felsefesi, kendi anlamlarımızı inşa edebilme konusunda bize yol göstermeye devam ediyor. Sade ama yeterli, vicdanlı ve özgür bir şekilde hayatımızı sürdürebilme imkanımız olduğunu hatırlatıyor. Çok geç olmadan ipleri elimize alıp, şimdiye kadar söylenen ve inanılan yalanlara kulak vermeyi bırakarak kendi gerçeklerimizi bulmaya, kendimizi yaratmaya ve bunu dünyayla uyum içinde yapmaya çağırıyor bizi. Çok geç olmadan, ayağa kalkıp
önemsediklerimizi savunmaya, hayır diyebilmeye, kadere ve topluma karşı boyun eğmemeye. Çok geç olmadan, her şeye karşı direnmeye. Bizim adımıza konuşan hükümetlere, insanlara; bize ne yapmamız gerektiğini emreden tüm düzenlere karşı koyabilmeye. Çok geç olmadan gerçekten yaşamaya.
‘Ben hayat yolculuğumu kamarada değil, pruva direğinin önünde, dünyanın güvertesinde geçirmek istiyorum, çünkü dağların sırtlarını aydınlatan ay ışığı en iyi buralardan görülebiliyor. Artık kamaraya dönmek istemiyorum.’