Yok Oluş Kesinliğinden Doğan Yaratma Özgürlüğü

Bu dünyaya doğmuş olmak; hırçın bir döngüde sürüklenmek, sonu gelmez bir kavganın- bayrakların, söylevlerin, soyların, kütüklerin, kültürlerin kavgasının- tozu dumanı altında kırgın bir maziyle yüzleşmenin kaçınılmazlığına doğmuş olmaktır. Bu kırgın mazi, kan bağıyla nesilden nesile miras kalır. Her farklı geçmişin öznesi, içine doğduğu dünyada bir yer edinme uğruna verdiği kendi kavgasının ağırlığıyla örer bu mirası. Vakitler ilerledikçe ismi unutulsa bile mücadelesinden geriye kalan gölgesi, ardından geleceklerin dünyalarının üzerine düşer. Maziyi de sonrasını da kuşatan zaman ise akıp gittikçe, biz mirasyedilere sinsi bir oyun oynuyormuş gibi gözükürcesine her birimizi aynı sonla buluşturur. İnsanın ardında, unutulmuş nice memleketlerin harabelerinden esen rüzgarın uğultusu ile göçüp gitmişlerin mezar taşlarından yükselen ağıtları yankılanır. Ama yakılan ağıtlar hep aynı kavganın acısını taşır. Ölüm, zamanın döngüsü içinde aynılaşan trajedileri noktalayarak hayatları kesintisiz bir zincirde birbirine düğümler.

Her bir yeni doğum sancısı nihayetinde doğmuş olana, geçmişin kırık dökük yığıntıları arasında insanın kendisine çoktan tayin edilmiş bir yolun üzerinden sonsuzluğa değme sorumluğunun sancısını yüklemektir. Kendisi adına çoktan konuşmuş olanların anıtlarına sırtını dayamak, kendi yolunu çizmekten ziyade aşınmış taşlı yolların üzerinde mekik dokumak: sorumluluğunun yükü altında inleyen kişiye kendi faniliğini unutturarak sonsuzluğun kucağına atlamanın gönlü felaha erdirecek bir çözüm önerisi olarak dayatılmasıdır. Ama insanın kurtulamadığı yegane zaafı, sonlu sınırının ulaşamayacağı evrenin sonsuzluğu içinde ezilip öğütülmesinin kaçınılmazlığıdır. Öğütülürken çektiği acıyı ise kendi varoluşu olarak duyumsar. Kişinin kendisi ile beraber, tüm bir dünya ve onu dolduran tüm değerler ve o değerlerin aynı anda hem yaratımı hem de yaratıcısı olan kolektif mazi de öğütülür, yosun tutar, paslanır ve çürür. Ölüme koşan bir dünyanın sonsuza duyduğu kayıtsız güvenin altında anlamsızlığın ilişmediği tek bir karış kalmaz. İnsana doğmuş olmakla beraber yüklenen sorumluluk mutlak bir ızdıraptır. Varoluşunun yüreğinde açtığı kesikleri dindirmek uğrunda ise kaderinin ona biçeceği bir yol üzerinde bulmak zorundadır kendini.

Fakat kişi, varoluşundan doğan ızdırabına çare bulmak adına evreni yerleşik ve katı akılcı bir yaklaşımla sınırlar çekerek bölme eğilimi üzerinden anlamaya çalışır. Doğanın taşkınını anlamaya dair tutumu kendi mantığının dayandığı kuralların süzgecinden geçirmeye yöneliktir. Bu, taşkının atan kalbi olan ızdırapla arasına set çekme girişiminde bulunmasıdır. Ama bu yaklaşım varoluşun deneyimlenmesini, evrenin algılanışını paramparça eder. Doğmuş olmanın trajedisi bastırılır, varoluşun taşkınlığına göz devirilir. Akılcı bir yaklaşımın temelinde evrenin sonsuz devinimini ehlileştirme hezeyanı yatar, kaderin iplerini tamamen ele geçirmenin anlamsız takıntısı, varlığın kanatan güzelliğini küçümseme girişimidir.

Evreni kavrayışımız; onu özü sabit, itki kuvvetini bilgeliğin yüreğinde yatan, mutlak değişmezliğe ve durağanlığa sahip bir merkezden kalkınan “yerleşik” bir varlık sahası olmaktan ziyade sürekli bir dönüşümle dağılmaya ve yok oluşa yazgılanmış bir kesintisiz var oluş silsilesinin “göçebe” akışı yönünde olmalı. Bu farkındalık; varoluşun kuvvetlerinin birbirine etkimesinin, süreçlerin birbirlerinin üzerine yığılıp birbirlerini dönüştürdüğü soluksuz bir çatışmanın kendi deneyimimiz aracılığıyla tekrar tekrar çözülüp inşa edilen gerçekliğimizin bir tezahürüdür. Ölümle damgalanmamız ve yok oluşun mutlaklığına karşı çaresizliğimiz, bizi tüm varoluşun algılanan gerçekliğinin köklerinde yatan en temel duyumsama ile acı ile ızdırap ile yüzleştirir. Bu yüzleşme bizi bir karar vermenin sorumluluğuyla baş başa bırakır. İnsan kendi selameti için varlığı ile evrenin varoluşunun sinesindeki acı ile arasına bir sınır çekerek güvenli sığınağını mı dikmelidir? Bu kararla kendi yaşamındaki her şey kontrol edilebilir, tüm değişkenler öngörülebilir, tehlikeleri ehlileştirilebilir olacaktır belki de. Varoluşun acısına çekilen bu ilk sınır, algılayışımızı sterilleştirecek ve parçalara ayıracak yeni sınırlar doğurur, dünyamızın coşku salan büyüsü birbirinden kopuklaşmış imgelerin düzenli gelgitlerine indirgenir. 

Etrafımızda süregelen taşkının, tekamülü tamamlanmayacak evrenin ve yaşamın içimizde bir anlamın yansımalarını teşkil etmeleri için aklın kurallara dayandırarak inşa edeceği ve böylelikle kurallara olan açlığını dindireceği anlatılara bel bağlanır -veya en azından çevremiz ile etkileşmenin yolunun bu olduğu varsayılır. Yoksa tepemizdeki güneş gözlerimizi kör edebilir, azgın sular tarafından yutulabilir, ormanların en karanlık kuytularında deliliğin pençesine düşebiliriz. Ama aklın kuralcılığa muhtaç olduğunu iddia etmek yani rasyonalist yaklaşımı mutlaklaştırmak, aklın yaşamdan arındırılmasıdır yani aklın sterilizasyonu. Bu cansız yaklaşımla evren bir formüller yığınından, her şeyin “iyi-kötü” ile damgalandığı durağan bir seyirden ibarettir. Evren ile olan bağımız, her şeyi kuralcı bir yaklaşımla formüllere geçirmeye çalışıp, her şeye “iyi-kötü” damgasını yapıştıran, evrenin kendisinden bağımsız, tanrısal bir perspektif üzerinden kesin bilginin peşinde koşan bir zihin aracılığıyla kurduğumuz bir bağ değildir. Aklımız her an devam eden evrenin taşkınına ve tekamülüne çakılı vaziyettedir. Algılarımız üzerinden kendi evrimiyle sürekli bir oluş halinin içinde bulunarak bu taşkının içinde bir taşkın oluruz, evren içinde ise bir evren. İyinin ve kötünün ötesine geçmek, aklın kuralcı sınırlamalarından sıyrılmaktır. Damgaların ve formüllerin ötesinde, varoluşa dair yeni bir sezgisel inanç zuhur eder bu sıyrılmayla.

Kesinliğe, kesin bilgilere sırtını yaslayan kuralcılığın insan yaşamını tamamlamaya duyduğu inanç yerini, belirsizliğin pusuna bırakır. İnsan tamamlanmamış bir şey olmanın ötesinde, tamamlanmayacak bir şeydir de. Ama bu yaklaşımda ileriye atılmanın bir anlamı kalır mı? Yaşama duyulan sevincin kaynağı, toza toprağa karışacağımız günün kesinliği uğruna ileri atılmanın umudu, belirsizliğin hükmü altında tamamlanmayacak olmanın yaratma eylemine ket vuramayacağının hatta onu bizzat özgürleştirdiğinin coşkusu olmalıdır. Geride kalan her bir an yürekleri sürekli bir ayrılığa bağlar; yok oluşun mutlak hüküm sürdüğü bir evrende doğanın karanlık belirsizliğiyle kuşatılmış olan kişinin şevkle ileri atılmaktan, eyleme geçmenin ümidiyle yanıp tutuşmaktan, tamamlanmayacak olmanın bilincine rağmen “tamamlanacakmış” gibi yaratılışın şölenine katılmaktan başka elinden ne gelir?

Tugkan Kandemir

Tugkan Kandemir

2021 yılında ODTÜ Kimya bölümüne giriş yaparak lisans eğitimine başladım. Doğa bilimleri küçüklüğümden beri tutkum oldu. Ama yaşadıkça birbirimizin hayatlarına dokunduğumuz, zamanla tanıdığım ve bana ilham olan insanlar aracılığıyla evreni anlamanın bilimin sınırlandığı yerleri de aşan bir serüven olduğunu kavradım. Bu yüzden Düşünen Şey'de diğer insanlarla birlikte uzay-zamanın dokusunda yankılanacak bir arayışın parçası olmaya karar verdim. Aikido ve kickboxla bizzat uğraşmış birisi olarak da savaş sanatlarını çok severim.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç