SEPTİK NİHİLİZM-II: İnsanın Anlam Üretiminin Kökünde Yokoluş Kaygısı

İnsan, her şeyi sorgulayabilme gücüne sahip ama temellendiremeyecek kadar zayıf bir varlıktır. Bu yüzden bu yazı da dâhil her konuşma, fikir boşluğunu ve boşunalığı tekrar yüzümüze vurmaktan başka —en azından mevcut durumda, mevcut zihin kapasitesiyle— bir şey yapamaz. Septisizm ile aralanan kapı, nihilizm ile her seferinde tekrar kapanır. Zamanla arayış gücünü zayıflatır; kapıyı açmamak üzere geri dönenler azımsanamaz. Camus buna “felsefi intihar” der; yokoluştan korkan insan, bulamamaktan da korkar. Bu septik ve nihilistik döngü, her seferinde kendi içine hapsolmaktan ileri gidemez; çünkü bilginin temelsizliği, anlamın imkânsızlığını doğurur. Bu iki uç birleştiğinde ortaya çıkan bu döngüsel yapıya septik nihilizm diyoruz. Septik nihilizm, bilmenin çöküşüyle varoluşun boşluğunu birleştiren, insanı kendi anlamsızlığının merkezine çakan bir yıkımdır.

“Varlık, ölüme-yönelik-varlıktır.” — Heidegger

Bu döngüsel yapı içindeki herhangi bir düşünceyi biraz fazla kurcaladığımızda, üstündeki tozlu yapıyı kaldırdıkça karşımıza yokoluş kaygısı çıkmaktadır. İnsanlığın tüm bireysel ve kolektif eylemleri, düşünce biçimleri, dilleri, hatta zihin yapıları ve dolayısıyla dinler, ideolojiler, kültür ve değerlerin tamamının “yokoluş kaygısı” adı verdiğimiz bir kök neden etrafında şekillendiğini fark ediyoruz. Bu yalnızca bireysel bir korku değil, kolektif bilincin de en temel sabiti olarak ele alınmalıdır.

Hayvanlarda dahi yaşamın korunmasına yönelik primitif itkiler bulunmaktadır; fakat insanın durumunu farklı ve trajik kılan, bu farkındalığın bilinç düzeyine taşınmasıdır. Bilinçlenme, hayatta kalma içgüdüsünü bir sonraki evre olan yokoluş kaygısına taşıyarak tüm varlığı —insanı ve insan yaşamını— şekillendirmektedir. İnsan bilir. Bilmek, aynı zamanda ölüme mahkûmiyetini kavramak demektir. Bu kavrayıştan kaçış yoktur. Bu kavrayışın getirdiği sahte anlamlardan ve kümülatif, bağıl eylem ve düşünüşlerden de kaçış yoktur. İşte tam olarak bu sebep etrafında —bu fikre yaklaşımda da şüpheciliğimizi bir kenara bırakmadan, kavramın gücünü fark etmeye çalışarak— tüm yaşam, tüm tarih, evreni kavrayış; maddi ya da metafizik her düşünce, belirsiz bir endişenin, kaygının, belki de varoluştan gelen bir lanetin ürünü olarak ortaya çıkar. Tüm insanlık yaşamını var eder —hatta var etmek yerine “işaretler, gösterir, fenomen yaratır” demek daha doğru olacaktır.

Burada şunu eklemeliyiz: Yokoluş kaygısı tek başına değil, bütünlükten yoksunluk deneyimiyle iç içe geçmiş bir yapıdır. Lacan’ın “eksiklik” kavramıyla işaret ettiği gibi, insan hiçbir zaman tam olamaz; bu eksiklik ontolojik bir sabittir. Ölüm kaygısı ise bu eksikliğin nihai ve geri döndürülemez formudur. İkisi birbirini besleyerek insan varoluşunu biçimlendirir.

Bilimsel atılımlar, teknolojik gelişmeler, felsefi doktrinler, sanat eserleri ve estetik arayışlar —bunların tümü tek bir kaynaktan beslenir: yokoluş kaygısını bastırma çabası. Pozitif bilimler, dinler, mitolojiler, ideolojiler, modern dinler, özgürlük —varoluşsal mânada—, kalıp ya da nispeten bireysel kalabilmiş davranışlar; hepsi insanı ölüm karşısında dayanıklı kılacak bir anlam, bir çerçeve, bir teselli üretir. Ernest Becker’in belirttiği gibi, “tüm kültürel sistemler ölümün inkârı üzerine inşa edilmiş kahramanlık yapılarıdır.”

Salt anlam kaygısıyla tetiklenmeyen ve düşünsel anlamda bir nebze bu ilk nedenden uzak tutabileceğimiz sistematik yapılar (matematiksel, mantıksal ifadeler gibi açıklayabilme ve sistem kurabilme sistemleri) de yokoluş kaygısı temelinde bir araç olarak üretilmiştir. Bu çoğunlukla örtük, bazen de bilinçli bir yönelimdir.

Yokoluş kaygısını bu denli temel bir sebep olarak konumlandırmak, düşünsel bir kolaycılık veya radikal bir köknedencilik olarak eleştirilebilir. Belki de tüm varoluşsal eylemleri bu tek eksene indirgemek hatadır; biz bu riski kabul ediyoruz. Ancak şu unutulmamalıdır: Bu kaygının açıklama gücü, onu tüm diğer açıklamaların üstüne koyabilme gücüne sahiptir. Bu, psikolojik, felsefi ve bilimsel anlamda ortak bir nokta olarak sık sık farklı görünüşlerde olmasına rağmen birbirlerini —disiplinlerarası biçimde— desteklemektedir.

İnsan, ölüm karşısındaki çaresizliğini örtmek için anlam üretir. Ve belki de anlamın kendisi, yokoluşun gölgesinde biçimlenmiş bir yanılsamadır. Bu noktada Schopenhauer’in “istenç” (Wille) kavramıyla farkı da önemlidir. Schopenhauer yaşamın temel gücünü kör, bilinçsiz bir isteme olarak görürken; bizde merkez, istemekten ziyade bilme —bilme görüntüsü— ve kaygıdır. İnsan yalnızca isteyen bir varlık değildir; aynı zamanda yokluğunu bilen bir varlıktır. Bu fark, insanın trajedisini Schopenhauer’in tasavvur ettiğinden daha da keskin hale getirir.

Bu kaygının kökeni, ilk olarak insanın doğum sonrası dönemde diğer tüm hayvanlardan daha uzun süren mutlak bağımlılığında ve aklın aşırı gelişmişliğinde —diğer hayvanlara göre— aranmalıdır. İnsan, ilk kopuşu yaşar: annenin rahminden, mutlak güvenden ayrılış… Bu kopuş yalnızca biyolojik bir süreç değil, metafizik bir kırılmadır. Çocuk, uzun bir süre hayatta kalmak için dışsal bir güce ihtiyaç duyar; bu ihtiyaç, ilerleyen yaşamda tanrı fikrine, ideolojiye, sevgiye, bilime yani tüm varoluşsal enstrümanlarımıza evrilir.

Freud’un ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramı, bu bağımlılığın ters kutbunda duran kaçınılmaz bir gerçeği işaret eder: Yaşam itkisi kadar güçlü olan bir yokoluş itkisi vardır. Biraz daha ileri gidersek —ne kadar iç içe geçmişliğini ayırt edebilecek zihinsel yapıya sahip olmasak da— yaşam itkisini doğuran sebebin yokoluş itkisi olduğu da söylenebilir.

Yaşanan kopuş, insanı kendi fırlatılmış fikrinden uzaklaştıracak kadar yüzleşilmesi zor bir durumdur. Bütünlükten kopuş ile yokoluş kaygısı burada aynı kökün iki farklı dalı olarak görünür: eksiklik sürekli bir arzu doğururken, ölüm bilinci bu arzunun asla tamamlanamayacağını hatırlatır. İnsanın ana rahminden kopuşu, mutlak güvenden ayrılışı zaman içinde onun yokoluş kaygısı çerçevesinde bütünleşme ve daha büyük bir varlığa ait olma arzusunu tetikleyerek —iddia ediyoruz— tüm yaşamını şekillendirir.

Bu, küçük yaşlarda özellikle kolektifin —bahsettiğimiz büyük varlıkların bir ayağı— iç kabuğu olan aileyle başlar.
İlk kez yokoluşunun basitliğiyle yüzleşen insan, erken dönemlerde —bebeklik ve çocukluğu kastediyoruz— yokoluştan kaçma dürtüsü ya da nöropsikolojik süreciyle strateji geliştirmeye, kendini fiziksel anlamda yokoluştan koruma amacına uygun biçimde bir itkiyle gelişmeye başlar —en azından çaba bu yöndedir.

Bu yaşam başlangıcı stratejileri, yok olmama amacı taşıdığından karakteri mevcut süreçler ve etkileşimler dâhilinde oluşturmaya başlar. Örneğin, yokoluş korkusuyla anneyi yanında isteyen bebeğin, bunu ağlama ya da belirli ses çıkarma süreçleriyle sağladığında, yarattığı yokoluştan koruyucu figürün davranışıyla birlikte ilk karakter temelleri atılır.

Süreç biraz ilerlediğinde, bu figürün ya da benzer şekilde baba gibi yokoluştan korumayı destekleyici faktörün kendisine verdiği önem düzeyini kaybetmeme adına davranışlarını şekillendirmeye başlar. Kardeşi olduğunda ve kardeşinin de benzer bir koruyuşa tabi tutulduğunu gören çocuk, yokoluş karşısında —mevcut düzeninde— koruyucularının gücünü farklı biriyle paylaştığının fark edilmesiyle kıskançlık ya da rekabet davranışlarında bulunur.

Bunlar basit birer örnek olmakla birlikte, özgürlük görüntüsüne ve varlık olarak zayıflığımıza, yokoluş kaygısına sahip hayvanlardan zihinsel farkındalık anlamında mikro düzeyde ileri olduğumuzu yüzümüze vurmaktadır.

Zaman, aile dışındaki herhangi bir şeye bağlanmamızla devam eder. Fazla inkâr edilen illüzyonlardan biri olarak aşk, en güçlü ve daha büyük bir varlığa ait olma itkilerinden biridir; çünkü içinde aynı zamanda yokoluşunu engelleyeceğini düşündüren üremeyi ve kendini üretmeyi de barındırır. Aşk diye tanımlanan şeyin hayatımızda bu kadar yer etmesi de bunu destekler niteliktedir.

Dostluklar kurulur, aynı ideolojiler etrafında birleşilir. Dinler için savaşılır ya da etnik olarak benzerlerle güçlü bağlar kurulur. Her zaman bu kadar tutarlı olarak da karşımıza çıkmayabilir. Sosyal medya hesaplarında kendini onaylatır, başkalarını onaylar, “aynıyız” der, sosyal kimlikler inşa edilir. Kolektif amaçların dışında, biraz daha içgüdüsel düzeyde de görebiliriz. Bir denizin içinde yüzerken, çölde o sonsuzluğun içindeyken, evreni gözlemlerken de o büyüklüğün parçası olduğumuzu, hatta en önemli parçası olduğumuzu kabul ederiz. Bu egoist ama bir o kadar da aciz bütünle birleşme arzusu, yok olma korkusundan fazlası değildir.

Şu soru kaçınılmazdır: Eğer bu dışsal bağlılık ve yokoluş kaygısı gibi itkileri teknolojik bir müdahale ya da nöropsikolojik bir engelleme ile ortadan kaldırabilseydik, insan hâlâ insan olur muydu? Yoksa bambaşka bir varlık mı ortaya çıkardı? Bizim cevabımız, böylesi bir durumda insanın artık aynı kalamayacağı yönündedir. Fakat bunun insanı neye dönüştüreceğini söylemek, kavramın kendisini aşar; burada artık “insan”dan söz etmek mümkün olmayabilir. Transhümanist projeler bu soruyu yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda ontolojik bir problem olarak da gündeme getirir. Kesin bir cevap verilemese de, insanın mevcut halinden bütünüyle olmasa da köklü biçimde farklı bir yapıya evrileceği öngörülebilir.

Top of Form

Bottom of Form

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç