Etiğin Yarım-Varlığı: Başlıksız Bir Başlık Olarak Yaşam

Bazı şeyler sadece bir başlığı hak eder, oysaki içeriğin hiçbir türlü bir başlığa toplanamayacağı anlar vardır. Platon’da da ara sıra görüldüğü gibi belki de bize o konuyla ilgili en önemli analizleri yapmayı sağlayabilecek materyal tamamen bağıntısız, bağlantısız bir başlığın altında toplanmıştır. Bu bizim saçmalayabileceğimiz anlamına geliyorsa: hiç sanmıyorum. Söz gelişi başlığı önce atan şairler ile önce şiiri yazan şairler arasında büyük işleyişsel farklar söz konusudur. Öyleyse nedir etik, diye sorulabilir ama, amacım bunu yanıtlamak ve büyük hatalara düşmek değil (büyük düşünceler düşünen, çoğu zaman büyük hatalar yapar). İlk basamak, etiğin insan hayatını kolaylaştırmak ve yol göstermek olduğu şeklindeki kabüldür. Buna ilaveten “insanın doğayla daha uygun yaşamasını hedefleyen etkinlik” şeklinde stoacı tınıları olan bir açıklama getirilebilir— ancak, bu başlı başına doğa ve insan doğası üzerine düşünme gerektirir.
Etik, insanın karakterlerini/kişiliklerini incelemez, aksine o kişiliklerden doğan tavırlar dizgesini bir yapı altında toplamaya çalışır. Etik, yapısaldır ve bir analizdir (asla bir mikro-analiz değildir, psikanalizin vaadettiği analiz olabilir ancak). Bu, kullandığım anlamıyla etiğin ilk anlamıdır. İnsanı anlamlandırma konusunda da etik, tarihsel materyalizmin gerisine düşer ve o, sanılanın aksine tamamen temelsiz buyruklar bütünü de değildir, ancak sebepsizdir. Onun buyruklarının ya tek bir nedene veya varlığa bağlı olması ya da birisine “peki ama, neden ona aşıksın ?” diye sorulduğunda alınan yanıt gibi, kesin bir sebepten yoksundur. Öyle ki, ikincisi aslında ilkinde mevcuttur; etik, kültürel bir araştırma niteliği taşımadığı konusunda kendi kendisini zorla dayatmaktadır.
“Hatta etik bu zaten: yaşamayı öğrenmek, tek başına, kendinden”
Etiğin bir içkinlik düzlemi yoktur, onun biçimi ve bedeni de yoktur ki eğer etik bedenleştirilebilseydi ortaya çıkışı“karşı-etik” olarak adlandırılabilirdi. İsa Mesih’in bu tür bir bedenleştirme örneği teşkil ettiği düşünülebilir, ancak o, etik değildir — etiğin bedenleşmiş -tam anlamında, organik beden- hali değil, etikten artakalandır (etiğin artı-değeri). Bu halde etiğin her zaman töz ile beden arasında kaldığını düşünmek yanlış değildir ki onun sözde bu iki kutup arasında tezahür ettiğini söylemek de etiğe -onun doğasına- uygun olmayacaktır: Leibniz gibi konuşmak gerekirse, etik her zaman olumlu, yarı-varlıktır. Kullandığım haliyle etiğin ikinci anlamı şunu ihbar etmekedir: etiğin tezahüre karşı olan doğası, yarım-varlığının sürekli olarak yarım kalması…

( 1= Kendi sınırları içinde bir toplum, kültür görünümü. Dairelerde toplumda işleyen farklı özgül alanlar, sferlere karşı koyulan ahenkli, uyumlu tavır. Her tavır veya karakter, kültürün yapısını koruduğu bağlar içinde birbirlerine kenetlenmiştir. 2= Etiğin işine başlaması. Karakterlerin ve tavırların araştırılması, kümeleştirilmesi ve tümelleştirilmesi işlemi. 3= İşlem sonucu. Tavırların kişiliklerinin elde edilmesi, tavırların iç hareketinin— kısacası, başka bir dille, tözünün belirlenmeye başlaması. 4= Tavırların etiğin tekeline girebilmesi için buharlaştırılması, bağlamından koparılması: kapılması. 5= Etik. Burada her tavır veya karakter, daha soyut belirlenimlerle birbiriyle ilişki ve denebilirse kenetlenme içindedir. Kendi sınırları tam olmak yerine boşlukludur ve boşlukların içindedir.)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç