Hamburger Yerken Sömürüye Karşı Durmak Mümkün Mü?

Aldığınız hamburgerin bir sömürünün ürünü olabileceği fikri, muhtemelen bir fast food zincirinde masumca siparişinizi beklerken aklınıza gelmeyecektir. Ne de olsa yaptığınız bu eylem, mevcut dünya düzeni ve hayatın olağan akışı içinde pek de anormal görünmez. Doğduğumuz günden beri maruz kaldıklarımız, algılarımızı doğrudan şekillendirir. Çizgi filmlerde mutlu çiftlik hayvanlarını izleyerek büyütüldük, market raflarındaki süt kutularında gülümseyen inek resimleri vardı. Reklamlarda gösterişli çekim açılarıyla süslenmiş olan hamburgerler, bize neyin normal neyin yanlış olduğunu anlatan ailelerimizin elleriyle önümüze servis edildi. Tüm bunlar, et tüketiminin olağan ve sorgulanmaz bir pratik olduğunu bilinçaltımıza yerleştirdi.

Peter Singer’ın dediği gibi, “Acı çekebilen bir varlığı sırf zevk için öldürmek ahlaken sorgulanması gereken bir şeydir.” Ama biz bu soruyu sormadan büyütüldük, alışkanlıklarımız ve çevremiz sorgulamayı zorlaştırdı. Aslında bu durum, sömürüye karşı mücadele eden bir eylemcinin karnını doyurmak için bir et restoranında mola vermesiyle çarpıcı bir ironi oluşturuyor.

Sömürü, basitçe “birinin üzerinden haksız menfaat kazanmak” demektir. İnsan sömürüsü ile hayvan sömürüsü arasındaki ortak zemin tam da burada açığa çıkar. İşçi mücadelesinde sıkça şu örnek verilir: Patronlar çalıştırdıkları işçilerinin kazançlarına el koyarlar, bir nevi onların “etinden sütünden yararlanıp” gerisini umursamazlar. Sömürünün acımasızlığını vurgulamak için verilen bu örnek bile, bir inek üzerinden benzetme kurar.

Bu yazı sizlere hayvancılık sektöründeki sömürünün diğerlerinden pek de farklı olmadığını göstermeyi amaçlıyor. O halde, buradaki sömürünün izlerini bir bir ele alalım;

Köye gittiğinizde, akrabalarınızın inekleriyle karşılaşmanız olasıdır. Onlarla yüz yüze geldiğinizde, nefes aldıklarını, ses çıkardıklarını, yürüyüp koklaştıklarını — canlı olduklarını kolayca fark edebilirsiniz.

Bunların aksine, önünüze gelen paketlenmiş etler, sadece basit birer üründür. Onların öncesinde canlı birer varlık olduğu düşüncesi zihninizin kapılarını çalmaz. Bunun temel nedeni yazının başında bahsettiğim normlar ve kurulan etik duyarsızlaştırma mekanizmalarıdır.

Ne de olsa sömürülen tek şey etleri ya da sütleri değildir, bu sistemde hayvanların kimlikleri de tüketilir. Hayvan sahipleri onlar hakkında konuşurken, vereceği et miktarından ya da süt veriminden söz ederler. İsimleri, kulaklarındaki küpelerde yazılan sayılardan ibarettir. Bu, patronların işçilere bakışına benzetilebilir. İşçiler de insan olarak değil iş gücü olarak anılırlar. Hiç bir patron çalışanını bireysel olarak tanımaz, buna gerek duymaz.

Hayvanlardan kesilen etler, makinelerle alınan sütler, zorla doğurulan yavrular… Bunların hepsi bir istismara işaret eder. Hayvanın bundan elde edebileceği tek getirisi çekeceği acının izidir. İnsan ise yaptığı eylemi “hayvan zaten” diyerek olumlar.

Psikolojide bilişsel çelişki, sahip olduğumuz değerler ile davranışlarımız arasında bir tutarsızlık oluştuğunda hissettiğimiz rahatsızlıktır. İnsan bunu hissetmemek adına bahanelerin arkasına saklanır. “Bu nedenle yaratıldılar”, “Acı çekmiyorlar”, “Ben yemesem de zaten ölmeye devam edecekler” gibi düşüncelerle kendi davranışlarını aklarlar.

Bunun bir benzerini patronların da yaptığını söyleyebiliriz. İşçilere düşük ücret yada fazla mesaiyi layık gördüklerinde “Zaten herkes böyle yapıyor”, “Bu onların gelişmesi için bir fırsat”, “İş buldukları için şükretmeliler” gibi gerekçeler söylerler. Oysa yaptıkları ve söyledikleri arasında geniş bir uçurum bulunur, uçurumdaki boşluğu doldurmak için sorumluluğu sisteme ya da işçilere yüklerler.

Bu noktada konuyla ilgili önemli sorulardan birine parantez açabiliriz. Gerçekten bir insanı sömürmek ile hayvanı sömürmek arasındaki fark tam olarak nedir? Ya da bir şeyi sömürme hakkını kendimizde görebilmemiz için onun hangi niteliklere sahip olması gerekir?

Bu sorulara verilebilecek olası cevapların bir çoğunu bilişsel çelişki ile açıklayabiliriz. Yine de üzerine düşünelim, kendimizde hayvanlara bunu yapma hakkını neden buluyoruz?

Buna verilebilecek temel yanıtlardan birisi “üstünlük” iddiasıdır. İnsanlar sahip oldukları zekanın ve duyguların daha gelişmiş olduğunun farkındadır, bu da hayvanların yaşama hakkını daha az değerli görmeleriyle sonuçlanır. Oysa onlar da yavrularını koruma, sevinç gösterme ve benzeri davranışlar sergileyebilecek bir duygusal zekâya sahiptirler. Araştırmalar, pek çok türün empati kurabildiğini, acıyı hissedebildiğini ve sosyal bağlar oluşturduğunu gösteriyor.

Bütün bunlar kolaylıkla bir patronun işçisini kendinden alt sınıf görerek onu ezme ya da kullanma hakkını bulmasına, bir erkeğin bir kadını kendisinden daha güçsüz gördüğü için rahatlıkla aşağılamasına benzetilebilir. Ayrıca bu sorgulama için bir “uzaylı örneği” üzerinden düşünce deneyi yapılabilir: Bizden çok daha gelişmiş bir tür dünyaya geldiğinde bizi fabrikalara tıkıp tüketme hakkını kendinde görebilir. Peki, bunu yapması ne kadar ahlakidir?

Peter Singer’ın da dediği gibi, “Bir varlık acı çekebiliyorsa, bu acıyı dikkate almamak için hiçbir ahlaki gerekçe yoktur; ahlaki ilginin sınırı ancak hissedebilirlik olabilir.” Onların daha güçsüz olması ve de seslerini çıkaramamaları aslında bu mücadelenin bizim tarafımızdan sırtlanmasının önemini gösterir. Ancak mevcut dünya düzeni bu farkındalığın oluşmaması için dizayn edilmiştir.

Ölen insan parçalarını kimse “et” olarak isimlendirmez, ceset tabiri kullanılır. Market ürünlerinde bu tabiri göremezsiniz, çünkü insanlara hayvanların öldüğünü hatırlatacaktır. Köfte, biftek gibi isimler bizi düşündürmezken satılan beyin ya da bağırsak gibi ürünler bizi iğrendirebilirler. Oysa ikisi de aynı hayvanın parçalarıdır. Bu, dilin ve kültürün bu sömürünün üstünü kapamasına örnektir.

Şirketler kar amacı güderler. Onlar için önemli olan eylemlerinin insancıl olması değil, verimli olmasıdır. Kalitesiz yemler ve dar alana paylaştırılan inekler, bir ıstıraba işaret eder. Aynı şirketler bunu gizlemeyi de pek tabii oldukça iyi bilirler.

Mezbahalar şehirden uzak, camsız binalardır. İçerideki kıyımın sesi duyulmasın diye makinalar durmadan çalışır. Düşünme yetisine ve empati duygusuna sahip bir insanın, mezbahada geçireceği bir kaç saatin sonunda ete olan bakışı değişebilir. Bunun sonrasında önüne gelecek olan et algılarında daha farklı canlanacaktır. Sorumlu ebeveynler, kurban bayramlarında çocukların kesimi izlemesini istemezler. Çünkü içlerinde bunun aslında vahşet olduğunu bilirler.

Hayvan endüstrisi, günahını sadece hayvanlara işlemez. Yoğun talebin sonucu, sanayileşmiş bir üretim reformudur.

Bu fabrikalaşma ekolojik açıdan yıkıcı sonuçlar doğurur. Hayvan sayısındaki sürekli artış, yem üretimini artırır; yem için açılan devasa alanlar, büyük miktarda su ve enerji gerektirir. Çayırların ve ormanların mera açmak için yok edilmesi, habitatların parçalanmasına ve biyoçeşitlilik kaybına yol açar.

Hayvancılık sektörü, sera gazı salınımlarında da pay sahibidir. Hayvanlar tarafından üretilen metan gazı, kısa vadede oldukça güçlü bir ısınma etkisi yaratabilir. Su ve arazi tüketimiyle birleşen bu ısınma, iklim üzerinde ciddi bir baskı yaratır.

İklim krizi derinleştikçe kuraklıklar artıyor, su kaynakları azalıyor, toprağın verimliliği düşüyor… Bu tablo, sömürülenin sadece hayvanlar olmadığını; doğanın, toprağın ve suyun da ağır bir bedel ödediğini gösteriyor.

Tüm bu tablo, insanın kendi çıkarları uğruna hem hayvanların hem de gezegenin sınırlarını zorladığını gösteriyor. Toplum normallerinin yarattığı rahatlıkla, gerçekte hangi bedelleri ödediğimizi çoğu zaman görmezden geliyoruz. Zamanda geriye gidersek, köleliğin ya da pazarlanan kadınların da bir zaman toplum normali olduğunu göreceğiz.

Eğer sömürüye karşıysak, her türden sömürüye karşı durmalıyız. Kendi değerlerimizle tutarlı bir dünya kurmak istiyorsak, hayvanların ve doğanın haklarını da bu çerçevenin içine katmaktan başka çaremiz yok.

Emreh

Emreh

Merhabalar, ismim Emre ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Felsefe Bölümü okuyorum. Yeni şeyler öğrenmek ve de bildiklerimi kendi dilimden aktarabilmek için buradayım. Sosyal bilimleri oldukça severim; sinema, edebiyat ve müzik gibi sanat alanlarıyla da ilgiliyim.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç