Dilimin Sınırları Dünyamın Sınırlarıdır: İnsan Anlayışının Ontolojik Eksiklikleri

İnsan, evren ölçeğinde düşünüldüğünde son derece sınırlı bir anlam ve kavrayış yetisine sahip bir canlıdır. Evrenin bütününü, varlığı, zihni ya da yaşamın özünü sistematik bir şekilde kavrayabilecek güçten yoksundur—mevcut durumda. Bu eksiklik, evrimsel gelişimin bir ürünü, hatta belki de bir hatası olarak görülebilir. İnsan, diğer canlılarla kıyaslandığında daha karmaşık bir zihin yapısına ve anlama kapasitesine sahip olsa da (buna gerçekten “anlak” demek doğru mudur, tartışılır), düşünme ve iletişim kurma gibi kabiliyetleri bile sınırlarla doludur. Üstelik düşünme ve iletişim birbirini hem besleyen hem de kısıtlayan, kimi zaman da zayıflatan bir yapıya sahiptir.

İnsanın bugüne kadar ulaştığı her tür düşünce ve bilgi, bu sınırlı kavrayış kapasitesi içinde gelişmiştir. Ancak bu düzeyin yeterli olduğunu kanıtlayabilecek hiçbir kesin neden yoktur. Wittgenstein’ın dediği gibi, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Dil ve zihnin sınırları aşılmadığı sürece hakikate dair iddialar eksik kalacaktır. Zihnin kapasitesini yeterli kabul etsek dahi, bu kez iletişimin sınırları karşımıza çıkar. Bilginin taşıyıcısı olan dil, hem bilgiyi kısıtlar hem de bilgi dili kısıtlar. Dil aracılığıyla aktarılan her bilgi, hem eksik hem de çarpıtılmıştır.

Basit bir örnek verelim: Bir bebeğin salt hakikati (örneğin, insanların reenkarne olacağı ve her yeni yaşamın aynı ruhu arındırdığı) bildiğini varsayalım. Bu bebek, Türk bir ailede büyüyüp ergenlik çağına geldiğinde, bu “salt hakikati” ailesine anlatmak istesin. İlk sorun, mevcut kelime dağarcığı ve dil unsurlarıyla bu bilgiyi eksiksiz aktaramayacak olmasıdır. Bir adım daha ileri gidip, dilin bu bilgiyi ifade edebildiğini varsayalım. Çocuğun “reenkarnasyon” dediği kavram, annesi tarafından ruhun ölümden sonra dirilişi, babası tarafından ise beden-ruh bütünlüğünün farklı bir evrende devam etmesi şeklinde yorumlanabilir. Aynı sözde “hakikat”, iki farklı insan için iki ayrı anlama dönüşür. Sapir-Whorf hipotezinin öne sürdüğü gibi, dilsel görelilik bu tür farklılıkları derinleştirir.

Bu örnek bile, hakikatin insan zihni ve dili tarafından ne denli çarpıtıldığını gösterir. Anlam hiçbir zaman tam olarak sabitlenmez; sürekli ertelenir ve farklı bağlamlara kayar. Eğer hakikatin insan zihnini ve dilini aşan bir boyutu olduğunu varsayarsak, bilginin aktarımının mümkün olmadığını net bir şekilde görebiliriz. Pozitif bilimler, bu problemi tekil açıklamalar veya multidisipliner yaklaşımlarla aşmaya çalışmıştır. Fakat basit bir matematik denklemi ya da mantıksal bir önerme bile hâlâ insanın anlam ve dil kapasitesine mahkûmdur. Bu nedenle matematiği “evrenin dili” olarak görmek yerine, evreni anlamaya çalışan bir uzlaşı mekanizması olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

2 Comments Bir yanıt yazın

  1. Bence üzerine düşünmek için biraz geriye çekilmemiz ve bütüncül bakmaya çalışmamız gerekiyor. Bu egoist varlık için hoşnut edici bir süreç değil.

Hacı ilbey demirci için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç