“İnsan bu bedenin, bu koca bebeğin esiri olduğuna inanamıyor. Onu beslemek,yatağa yatırmak ve tuvalete götürmek zorundasın. Daha iyisinin icat edilememiş olmasına inanmak istemiyor insan. Daha az ihtiyaçları olan, daha az vakit kaybettiren bir şey icat edebilirdik.” Chuck Palahniuk postmodernist, minimalist bir yazar ve gazeteci. Ondan bahsetmeden önce kitaplarındaki ve düşüncelerindeki dünyadan, yeraltı edebiyatından biraz bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Sevilmeyenlerin, doğru görünmeyenlerin, toplumdan soyutlanmış kişilerin yer aldığı dünyayı anlatan yeraltı edebiyatı, 19.yüzyılın ortalarında ve 20.yüzyılın başlarında oluşmaya başlamış bir edebi tür. Modern edebiyata ve barındırdığı ahlaki tutumlara, yok saydığı gerçekliklere bir tepki olarak doğan yeraltı edebiyatı; yüzleşmek istemediğimiz, aykırı gördüğümüz konuları tüm çıplaklığıyla anlatır. Genel ahlak kurallarına ters düşen, etik kavramını eleştiren, yok saydıklarımızdan beslenen bir tür olarak; yüzünü standart hayata ters döner, duymak istemediğimiz ve aşağı gördüğümüz yaşayışları yüzümüze çarpar. Yeraltı edebiyatında prensesler, yakışıklılar, başarılı insanlar yoktur. Dünya kaybedenlere, toplumdan dışlanan kişilere aittir. Bu kişiler alkoliktir, bağımlıdır, hastadır, ağızları bozuktur. Dünya’nın artığıdırlar ve yeraltında hayat bulurlar. Yeraltı edebiyatının önde gelen temsilcilerinden biri olan Chuck Palahniuk ise yazarlık kariyerine 90’lı yıllarda başlamış.Tamircilik yaptığı sıralarda gönüllü olarak ölümcül hastalara dostluk eden yazar, çok yakın gördüğü bir hasta ölünce yazmaya karar vermiş. İlk kitapları çoğu yayıncı tarafından reddilmiş ancak 1996’da en ünlü romanı Dövüş Kulübü’nü yayınlatmayı başarmış.1999’da ünlü yönetmen David Fincher tarafından filme uyarlanan roman, sistemin toplumda yarattığı tüketim çılgınlığına ve bireyin kendi amacını bulmak uğruna girdiği bunalıma değiniyor. Yazar sonraki senelerde yine çok ses getiren Tıkanma, Gösteri Peygamberi, Görünmez Canavarlar, Ninni, Günce gibi toplumsal normlara eleştirel ve cesur bir dille karşılık veren kitaplarını yazmaya devam etmiş. Yazar kitaplarında toplumun yaşadığı tüketim hayatına, bireyin aynılaşma problemine, sınıfsal farklara, gün yüzüne çıkmamış gerçeklere sıkça değinir. İnsanlar Palahniuk’un kitaplarında televizyon izlerler, telefona bakarlar, mobilya satın alırlar. Düşünce devrimi yerini tüketim devrimine bırakmıştır bu kitaplarda. Karakterler benliklerini kaybetmiştir ve sistemin yozlaştırdığı insani paradigmalardan yoksun kalmıştır. İnsanı modern köle gibi tanımlayan yazar; toplumu birbirinin aynısı parçalardan oluşmuş bir makine olarak görür. Sistemin tasarladığı ve sonucundan yararlanabildiği bir makine. Dövüş Kulübü ve Gösteri Peygamberi kitabındaki şu alıntılar ile bu durumu daha iyi anlayabiliriz: “Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah değil,zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz.” “Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şeyi hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı.” Palahniuk özellikle duyguları ve hisleri kaybolmuş insanların bağımlılıklarını eleştirir. Dev bir kutunun içinde hareket eden insancıkları, küçük bir ekranda çıkagelen tanıdık yüzleri eleştirir. Ona göre bu insanlar dış dünyadan kopmuş, ne yaptığını bilmeyen zavallı yaratıklardır. “Sonra da televizyonu açıyor ve pembe dizilerden birini izlemeye başlıyor; hani şu gerçek insanların sahte sorunları olan sahte insanları oynadığı ve gerçek insanların gerçek sorunlarını unutmak için izlediği dizilerden birini.” Palahniuk bununla da yetinmiyor. Toplumların normlarını,insanların sorgulamaz beyinlerini, yalan ve sahtelik üzerine kurulmuş inanç ve düşünce sistemlerini ironik bir dille eleştiriyor. “… eğer İsa çarmıha gerildiğinde kahkahalarla gülmüş olsaydı, romalıların üzerine tükürseydi veya acı çekmekten başka bir şey yapabilseydi, çocuk kiliseyi daha çok sevebilirdi.” 21.yüzyılda alışkın olduğumuz hayat koşullarına baktığımızda her şey bize normalmiş gibi gözükse de, popüler kültüre istemsiz bir şekilde ayak uydurduğumuzu;sıradışı olanın bile artık sıradanlaştığını fark etmek zor olmayacaktır. İnsan hayatı yorucu ve kısa. Zamanla aynılaştığımız ve dev ekranlara bağımlı bir hale geldiğimiz bu toplumda daha ne kadar birbirimize benzeyeceğimiz ve gerçek dünyadan kopacağımız; nereye varacağımız belli değil.Yazıda da gördüğümüz gibi modern köleler olarak adlandırılmaktan yadsınamayacağımız bu devirde insanın kendi varoluşunu ve benliğini tanıması; dış dünyanın farkına varması ve herkesin kendi içindeki potansiyelini keşfetmesi gerekiyor. Palahniuk’un da dediği gibi; “Kumsaldaki kum taneleri kadar, gökteki yıldızlar kadar büyük bir kalabalığın parçası olmakla yetinemezsin…”
Modern Köleler ve Yeraltı Çığlığı: Chuck Palahniuk’un Dünyası
Deniz Gok
Nietzsche'nin okuduğumda beni çok etkileyen bir sözü var: 'Yaşamak için bir nedeni olan insan, her türlü nasıl' a katlanabilir.' der.
Ben Deniz, 17 yaşında bir lise öğrencisiyim. Felsefenin, psikolojinin, sanatsal eylemlerde bulunmanın insana başka açılardan hayata bakmayı öğrettiğine inanıyorum. Okuduğumuz her kitap, izlediğimiz her film, deneyimlediğimiz her şey bizi uğruna yaşamaya değer bir anlamı bulmaya itiyor. Düşünmek, yazmak bizi aradığımız anlama biraz daha yaklaştıran araçlar. Ve inanıyorum ki, az da olsa düşünmeye, sorgulamaya , fikirlerini yazmaya itebileceğim bir insan varsa, hayatlarının anlamlarını bulmaya yaklaştırabildiğim insanlar varsa ve onlara ışık tutabilirsem, o zaman ben de bu nasıla dayanabilecek gücü kendimde bulabileceğim.
Felsefe
İnsanı Anlama Problemi: Felsefeden Sosyal Bilimlere Bir Yolculuk
Heidegger’de Geworfenheit: Fırlatılmış Bir Varlık Olarak İnsan
Devrim: Bir Tramvay Problemi
Septik Nihilizm III – Katmanlı Belirlenim Paradoksu