Kavramların Bize Çizdiği Dünya
18. Yüzyıl düşünürü olan Kant rasyonel ve empirist gelenek arasındaki gerilimi yatıştırmak için geliştirmiş olduğu bilgilerin apriori ve apisteori kökenli olduğuna dair fikir büyük oranda bizim kavramlar üzerine fikir Dünya’mızı inşa etmişti. Kant öncesi dönemde Platon’un idealar kuramı kavramlara insan zihni dışında bir gerçeklik veriyordu. Bu durum eninde sonunda değişmez bir varlığın yani Tanrı’nın varlığından dolayı olarak hem Müslüman hem de Hristiyan filozoflar tarafından kabul edilmişti. İnsan aklının sınırlı olduğuna dair fikirler uzun yıllardan beri biliniyordu. Hatta Kant’ın geliştirmiş olduğu kategori temelli zihinsel yapıda kısmen Batılı filozoflar için yabancı değildi. Sonuçta insan zihnin mantık kuralları etrafında işlediği kabul ediliyordu. Ancak bu mantık kuralları ve diğer matematiksel kuralların da gerçeklikten elde edildiği düşünülüyordu. Ancak yapılan gelişmeler bu bilgilerin Kant’ın iddia ettiği gibi ideal olmadığı ancak ve ancak zihnin ürünü olduğu kanıtlanacaktı. 19. Yüzyılda Öklid’in aksiyomları üzerinde yapılan oynamalarla elde edilen yeni geometri yapıları bize sistemlerin temel belitlerinin doğadan değil bizzat insanın aklından geldiğini kanıtlayacaktı. Bu durum uzun yıllardır düşünüldüğü gibi kavramların Evrensel değil ve Tanrısal kökenli olmayıp apriori bir biçimde var olduğunu gösterecekti. Bundan sonra artık matematikte önemli olan sistemin doğruluğundan ziyade tutarlılığı olacaktı.
Esasında kavramlar bizim zihnimizde doğuştan beliren yapılar da değildir. Sonuçta Sassuer’ın da ifade ettiği gibi kavramlar bizim toplumsal uzlaşımız ile gelişen yapılardır. Ancak kavramların toplumsal boyutu olduğu kadar öznel bir boyutu da vardır. Lacan psikanalizi, Sassuer’ın yapısalcı yorumuyla birleştirerek kavramların esasında Dünya’yı algılamadaki önemi ve psikolojik sağlık üzerine etkisi hakkında çok önemli bir çalışma yapıyor. Lacan bazı yönlerden eleştirilebilecek olsa da (Mesela psikoz üzerinde sadece terapi temelli tedaviler gibi tehlikeli yaklaşımlar) ortaya attığı iddia psikolojik hastalıklar hatta büyük oranda bizim Dünya’daki algımız konusunda farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Lacan temelde psikolojik rahatsızlıkları kavramsal Dünyamızdaki çarpıklıklar ile açıklamaktaydı. Lacan’ın çağdaşı olan Eric Froom bu kavramsal çatışmayı Marksist bir temelden alarak olmak ve sahip olmak temelli bir bakış açısı geliştirir. Marks’ın kapitalist sistemdeki yabancılaşma kavramını psikanalitik bir biçimde uyarlayarak kişinin hayatı olmak ve sahip olmak temelli deneyimlemesine değinir. Bu durumda tekrardan Kant’a dönerek onun numen (dış gerçeklik) ve zihindeki kategoriler ile algılanan fenomen arasındaki farkı bu iki psikanalitik düşünür gözler önüne serer. Kant insanların zihinlerinde yer alan kategorilerin onlara ortak bir düşünce kapasitesi verdiğini savunur ve buradaki farklılaşmanın nedenin kategorilerin ne kadar verimli kullanıldığıyla açıklar. Sassuer esasında Kant’ın kategorilerin kullanılmasıyla alakalı potansiyeli en iyi açıklayanlardan birisidir çünkü Kant motor hakkında bilgi verirken Sassuer bize yakıt hakkında bilgi vermektedir.
Lacan ve Eric Froom yaşarken o dönemde gelişen Analitik felsefe kavramlara pek çok felsefi akımdan daha fazla önem atfetmiştir. Bunun nedeni Analitik Felsefenin düşüncenin özüne odaklanmasında yatmaktaydı. Frege onun ardılı olan filozoflar düşüncenin dile eşit olduğunu düşünüyorlardı. Bu durumda felsefenin problemlerinin dilsel olduğunu iddia ediyorlardı. Bu durum Wittgenstein ile zirveye oynayacak hatta kendisi felsefenin tüm problemlerini çözdüğünü iddia etse de ilerleyen yaşlarında geçmişteki felsefi düşüncelerinin eksik olduğunu fark edecek ve duygular gibi kavrama indirgenemeyen bazı zihinsel fenomenlerin olduğunu fark edecek ve ilerleyen yıllarda (Viyana çevresini saymazsak) Analitik gelenekte metafiziğe karşı bir yumuşama oluşacaktı. Bu durum bize esasında Kant’ın çizdiği kategorik sınırların da bir yerde yetersiz olduğunu gözler önüne serecekti çünkü bizim bilgimiz sadece akılsal veya deneysel değil sezgiseldi de. Ortaçağda İmam Gazali gibi tasavvuf taraftarı kişiler veya Skolastik filozoflar tarafından savunulan ve Baconcı deneysel düşünce ile gelişen bilim tarafından yok sayılan bu iddia esasında yeniden hortluyordu. Bilim tarihini incelersek Descartes, Faraday ve Einstein tarafından sezgisel verinin kullanıldığını görebiliriz. Bunu fark eden Karl Popper bize hipotez elde etmede tümevarımcı yöntemin eksikliğini gösterip sezgisel bilginin önemine vurgu yapmıştı. Bu durum esasında Lacancı ve Froomcu görüşün kavramlar etrafında şekillenen psikoloji anlayışlarının da sınırlarını çizer (Benzer biçimde arketipler ile çalışan Jung’un kurduğu Analitik psikoloji de buna dahildir). Bununla birlikte modern psikoloji hislerin önemini kavramı konusunda 19 ve 20. Yüzyıldakilere göre daha başarılı durumda diyebiliriz. Batı her ne kadar uzun yıllar sezgiciliği yerip kavramları biliminin ve felsefesinin beşiği yapmışken Doğu geleneği duygulara gereken önemi vermişti. Bu durum psikolojinin Doğu’yu incelemesini gerektirmişti.
Peki kavramlar üzerine dönenen 2300 yıllık tartışma ve onu algılamak için yapılan onca çabaya ne oldu? Kavramlara ne kadar güvenebiliriz? Şunu itiraf etmemiz lazım ki insan aktarım aracı olarak dili kullanır. Dil kavramlara muhtaçtır. Ancak insanlık ilk başta kavramların Evrensel olmadığını sonra da insan bilgisinin sınırlarına bile ulaşmadığını bilirken neye güvenebilir? İlk başta şuna değinmekte fayda var: insanlar hala daha Poppercı bilimden ziyade Baconcı bilime yani sezgiden ziyade kusurlu da olsa tümevarımcı mantığa güvenmekte. Bu durum insanın faydacı doğasından kaynaklanmaktadır. İnsan için önemli olan baştan beri Evreni doğru olmasa da dondurabilmektir. Bunun nedeni insanın kaostan kozmosa yani karmaşadan düzen inşa etmek isteyen yaratıcı tarafının ürünüdür.