Öznenin İmkânsızlığı Üzerine

İNTİHAR

 (Özne’nin yıkımları)

-1-

İntihar kavramı bir problem değildir, bırakın felsefenin en önemli problemi olmayı, bir “problem” bile değil. Bir gün uyandığında aniden kaburgaların daha ağır hissettirir, göz kapakların her zamankinden daha şiş vs. vs. Gelecek mutlaktır ya da gelecek çok muğlaktır. Olumlanmış olanın geri dönüşü, ebedi dönüş. İntihar problemi asla bir anlam problemi de değildir, “anlamsız” olarak nitelendirilebilecek bir yaşamın intiharla sonuçlanacağını veya o hayatın intihar ile beraber anlam süreci içinde, bir yandan anlamın olumlanması olarak bir yandan da anlam-oluş sürecini “Avangard” bir türde noktalama olarak sona ereceği gibi; aynı “A varlığı var, o halde B varlığı koşutsal olarak var olmalıdır” türünden önermeler bizi insanın durumunun derinlerine götürüyormuş gibi görünür, oysaki baştan yanlış trene atlamışızdır. NEDEN, tek çıkış ÖLÜM’ün karşısında ANLAM ? Özne, bir kodlama girdisi ya da çıktısı değildir ve -böyle konuşacaksak- o, bunlara eş-uzanımlı ve her daim yıkıma hazır bir toplamdır.

                                                                                                                                    d → ($D)

Politik belirlenim: İntihar, yeryüzünün bedeninden bir kaçış çizgisidir. Semiyolojik makine tam bir çöküme uğramıştır ki semiyolojik makinenin çöküşü, özne açısından, eklemlenecek bir makinanın bulunmaması demektir. Özne, kendini oluşturacak ve yıkıma götürecek bir bileşene muhtaçtır. Ve özne bunun farkındadır: kendisi asla yeryüzünün bedeninin salt bir eklemlenmesi olmamıştır ve olamazdır da. “Kendisi olmayan”a dönüşmemek amacıyla tek yapabileceği, bu yola giden her eklemlenmeyi söküp atmaktır. Sadece kan ve kemikten oluşan bir organsız beden olmak da mümkün değildir: Kapital, artık kemiklerini ve kanını da eklemleyebilir haldedir. Yani her durumda özne, “toplumu intihar ettirdikleri”ndendir.

Etik belirlenim (Spinoza): Düşünce, yaşama dışsal değildir. Düşünce ve yaşam birbirlerini her an eş-uzanımlı bir biçimde katederler. Birinin diğeri üzerinde tahakküm kurabildiği her sistem, inanç, mekanizma kendilerini mutlak tahakkümün yanında konumlandırırlar. Özneye göre bu ayrımların her biri bir felakettir: Yaşam ve düşüncenin yekpare olmayışı onu çileden çıkartır. Mutluluk ve hüzün -duyumlar- sonsuzca bölünmeye tabii tutulmuşlardır. İNTİHAR, bu yekpareliğe bir geri dönüş arzusundan, Diaeresis’ten, ayrımdan saf bütünlüğe doğru giden bir yoldur: Mutlak yokluğun yolu…

***

Bir intihar, öyleyse, illa ya politik ya da etik midir ? Veya daha doğrusu: Özne kendini sadece etika ya da politikada mı yıkıma uğratabilir ?

AŞK

-2-

Aşk da, bir tür intihardır. Ancak onun yapısı, onu aynı intiharı ele alıyormuş gibi ele almaya izin vermemektedir, yani özne’nin yıkımları bakımından bizatihi kutsal bir yer teşkil eder. Uyumun ve dengenin olduğu kadar kaos ve birlikte-yokoluş onun içinde sıkı sıkıya kenetlidir. ARTIK, “SEN” veya “BEN” yoktur. Kolektif Sözceleme Düzenlemeleri, aşkta kendisini göstermeye başlamıştır.

SINIRLAR’IN KÖŞESİNDE VAROLUŞ: Erotik varlık.

Her özne, zaten yapısı gereği sınırların köşesindedir. Erotik var-oluş aşk içinde ve “sınırların köşesinde-oluş” içinde farklı bir aşamayı belirtir.

Bireyci erotizm yoktur, onun ön koşulu öznenin bir yıkım sürecine çoktan kendisini kurban etmiş olmasıdır. Bu noktada erotizmin aruzyla, veya doğrudan doğruya “eksiklik-odaklı-arzu” ile hiçbir işi kalmamıştır. “Büyük Öteki” bir çocukluk masalıdır. Ne bir büyüklük ne de bir “Ötekilik” özneye sözünü geçirebilir.

DİNSELLİK: içinde aşk ve erotizm, çekirdeği sökülmüş, kaotik yapısı bozulmuş bir şekilde baş aşağı durur. Öznenin kendini yıkması bu kez onu inşa etmek için değildir: bu kez yıkım, kendine dışsal ve aşkın varlığın kabulü olarak gerçekleşir. Semavi dinlerde tinselliğin bahsi erotik varlığa taban tabana zıt ve dışsalık barındırılması minvalinde geçer. Ve tinsel bir varlık olarak ele alınmasına rağmen Özne, sürekli olarak kendini bir sınırlandırılma bölgesinde bulur. Tinsel bir varoluşu ne kadar gerçekleştirmeye çalışsa ve bunu iddia etse de dinin sınırları gene de materyaldir. Kant’taki anlak gibi, “kendini aşmaması uğruna sınırlandırılmıştır”. Metafizik ile uğraşıldığında öznenin hala “zaman-mekan” içinde bulunduğu hatırlatılır. Oysa metafizik, dinsellikte hiçbir şekilde bulunmayan tinselliğin en üst edimidir ve dinselliğin sözde “tinsel” koyutları tarafından sınırlandırılamaz. Rasyonalite, işlevler uğruna sınırlardır ve dinin işleyişi de aynı doğrultudadır. Özne tekrar tekrar buna cevaben sayıklayacaktır: “Bilmiyorum/ ama/ bildiğim şu/ uzam,/ zaman,/ boyut,/ oluş,/ gelecek,/ gelecek olan,/ varlık,/ varlık-sız,/ ben,/ ben-siz,/ bütün bunlar hiçbir şey benim için;”1

***

1. Antonin Artaud, Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin, Mehmet Bağış (çev.), Ve Yayınevi, 2020, s. 43, (“KARŞIMIZA ÇIKAN SORUN..”)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Dünyayı Kavramak mı, İnşa Etmek mi?

Kavramların Bize Çizdiği Dünya 18. Yüzyıl düşünürü olan Kant rasyonel ve empirist gelenek arasındaki gerilimi yatıştırmak için geliştirmiş olduğu bilgilerin apriori ve apisteori kökenli