yasaklı düşüncelerimizin mesken tuttuğu yapayalnız evrenin en ıssız köşesinde, domino taşları gibi birbiri ardına devriliyoruz. yıkımın verdiği histen garip bir haz alırmışçasına birbirimize sürtünüyoruz—ve her sürtünüşün acısı, önce bir anlığına bizi, sonra anlamı, en sonunda da bizleri var ediyor.
sığışamadıkça tek tek uçurumun kenarına sürükleniyoruz. yüksek kayalıklarda kendimize bir varoluş inşa etmeye çabalıyoruz, fakat unuttuğumuz şey şu: yeryüzü bize ait değil. göğe imrenenleri gördükçe o, dikenli parmak uçlarımızdan canımızı yakıyor; çünkü yere ait olduğumuzu, gökyüzünün bizden nefret ettiğini hatırlatmak istiyor. nereden mi biliyorum bunu? anlam aradığını zannedenlerin, bulduklarını sandıkları o anlamları birer birer nasıl kaybettiklerini gördüm. anlamın yok oluşunu çıplak gözle seyrettim. tepelerin savaşına kapıldık, çünkü savaşın kendisi bize bir anlam sundu; iyileşmek istemedik, çünkü yaranın kendisi bizi yaşatıyordu. aramızdan kimileri özgürlüğün kılıfına bürünmek istedi; onlar için anlam kafesti, insanın kendini kapattığı son kafes. fakat bilmedikleri şey şu ki: mezar taşlarının üzerinde yeni kafesler kazılıydı—“son kafesimden de kurtuldum.” uçurumdan aşağı atıldılar, ama göğe asla yükselemediler.
fanusun içinde, kendine fanus kurmaya çalışan insan gerçeği göremez. hâlâ aynı suyla nefes alır, aynı yemle doyar. anlamsızlığı tanıyıp kabul eden kişi, yeni bir fanus inşa etmek yerine camı kırmaya direnir. nietzsche’nin dediği gibi: “insanı büyük yapan, onun bir amaç değil bir köprü olmasıdır: insanın sevilebilecek yanı bir öteye-geçiş ve bir batış olmasıdır.” ardı ardına fanuslarla karşılaşırız, ta ki bir gün okyanusa ulaşana dek. biliyorum, biz bu daracık alanlara ait değiliz. anlamsızlığa, bilinmezliğe, yoksulluğa ait değiliz. tutunmak değil, çırpınmaktır doğru olan. yolun kendisi olmamız gerekir, yolun içine çıkmaz sokaklar eklemek değil. uzaktan bakıldığında görünür tek şey, tabelasız bir yol. elimizdeki tek malzeme ise: anlamsızlık.
ve anlamak kırar dinamiği. bilmeye çalışmak harekete geçirir, gelişimi vaat eder. fakat biz, kokuşmuş değerlerin süzülmüş tortusuna “anlam” diyoruz.
anlamdan yoksunuz çünkü bulmak istiyoruz.
mutsuzuz çünkü mutlu olmak istiyoruz.
inanıyoruz çünkü kandırılmak istiyoruz.
çırpınmıyoruz çünkü arzuluyoruz.
yok olacağız çünkü var olmak istiyoruz.
çünküden sonrasını beceremediğimiz için değil; becerdiğimiz için, çünkü’nün öncesine varıyoruz. tatminsizliktir bu.
öyle sanabilirsin ama kendine bir anlam satın alamazsın. sen, toplum tarafından kazıklanmış bir müşterisin. doğduğun anda “normlar” adlı bir paket eline tutuşturuluyor ve ömrün boyunca ona ödeme yapıyorsun. hakikat sandığını kucaklıyor, onunla uyuyor, bundan hoşnutluk duyuyorsun. en iyi ihtimalle, bir gün ondan sıkılırsın; belki de o senden sıkılır. bu bazen bir iş, bazen aşk, bazen güzellik ya da başka bir biçimde karşına çıkar. ama çırpınmak, hakikati aramaktır. fark et: kapitalizm, komünizm, egzistansiyalizm—ve aralarına sıkışmış tüm “izm”lerin en büyük vurgunu, anlamdır.
sistem ne olursa olsun, insan temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra bir yatak ve bir parça ekmekle yetinmedi. buraya kadar her şey doğaldı. ama sonra, anlamı da satın almak istedi. onu elektrik gibi üretmeye, boşlukların arasına sıkıştırmaya kalktı. “anlam fabrikaları” çoğaldı. belki de asıl devrim, sanayi değil anlam devrimiydi. bacalardan çıkan dumanlarda bile sahte anlamlar dolaşıyordu. makinelerin değil, insanların ve hatta kitapların bile ağzına bulaşan bir nevrozdu bu. tüm gemiler anlam taşıdı; her kıtaya, her limana bulaştırıldı.
kolektif anlamlar güvenlik battaniyeleriydi. insanlar bu hazır anlatılara sarıldılar çünkü kendi iç boşluklarına bakmaya cesaret edemediler. inançları derin değildi; çünkü yalnızlıklarının dibinden doğmamıştı. yosun gibi yüzeye tutunmuştu; ilk fırtınada kopacak, ilk gerilimde parçalanacak kadar kırılgandı. gerçek anlam, başkasının kalıbında değil, insanın kendi sessiz çığlığında yoğrulur.
anlam kolektif olamaz. hiçbir ideoloji, hiçbir sistem, hiçbir çağ bireyin iç çoraklığına kök salamaz. anlam, pazardan alınacak bir eşya değil; parmak uçlarında taşınan, kanla ve sabırla kazınan bir cevherdir. ve gerçek anlam, yalnızca bireyin kendi sessizliğinde, kendi çıkışsızlığında doğar. herkes, kendi anlamını kendi elleriyle kazımak zorundadır—tıpkı karanlık mağaranın duvarına kendi hikâyesini çizen ilk insan gibi.
anlamı, onu aramaya başladığımız anda kaybettik. aranan anlama ben “anlam” demem. insan anlamı ararken önce kendini kaybetti; bugünse yitip gidiyor. anlam öldü. ama belki bir gün, üstinsanın tini olarak yeniden doğabilir.
uzaktan fısıldanan sözler hâlâ işitiliyor:
“daha kendinizi bulmadan beni buldunuz. demek ki inanç çok az şey ifade ediyor. size yalvarırım: beni kaybedin ve kendinizi bulun; ancak siz hepiniz beni inkâr ettiğinizde, ben size geri döneceğim.”