Screenshot

Öze Yaklaşmanın Matematiği: Fonksiyonlar, Kılıflar ve Sisifosvari Anlama Çabası

Öz

Bu yazıda, insan ilişkilerinde tam anlamanın olanaksızlığı fikrini, matematiksel bir yaklaşım olan Taylor serisi üzerinden kurduğum bir analojiyle tartışıyorum. Ancak analojilerin doğası gereği her zaman eksik ve sınırlı olduklarının farkındayım. Bu nedenle burada sunduğum matematiksel metaforun, tam teknik doğruluk iddiası taşımadığını belirtmem gerekir.

Bu analojiyi kurarken yararlandığım temel fikir sevgilimin bana anlattığı Taylor yaklaşımına dayanıyor; ben ise bu fikri felsefi bir çerçevede genişleterek kendi yorumlarımı ekledim ve tartışmayı somutlaştırmak için metinde yer alan çizimi oluşturdum.

Bir felsefeci olarak matematiksel ifadeleri, fenomenolojik ya da varoluşçu bir problematiğin düşünsel taşıyıcısı olarak kullanıyor; matematiği kendi disipliner bağlamından ödünç aldığım ölçüde yeniden yorumluyorum.
Dolayısıyla bu analoji, matematiksel kesinlikten çok, ilişkisel anlamanın yapısal sınırlarını görünür kılmayı amaçlayan bir düşünsel model işlevi görmektedir.

Giriş

Bir fonksiyonun eğrisi üzerine yerleştirilmiş iki Sisifos figürü, iki ayrı bilincin aynı düzlemde bulunmasına rağmen tam anlamıyla birbiriyle örtüşemeyen konumlarını simgeliyor. Matematiksel bir grafik üzerinde görünen bu ayrılık, yalnızca geometrik bir fark değildir; aynı zamanda ontolojik ve fenomenolojik bir ayrılıktır. Her bilinç kendi içsel tarihinin, deneyimlerinin, kırılganlıklarının ve mantıksal örüntülerinin ürettiği bir “fonksiyon” gibi işler. Bu nedenle iki bilinç, aynı ekseni paylaşsalar bile aynı eğriyi paylaşamazlar.

Bu yazı, insan ilişkilerini bu matematiksel metafor üzerinden inceleyerek, tam anlamanın neden mümkün olmadığını ve bunun farkındalığıyla sürdürülen çabanın neyi temsil ettiğini konuşacaktır.

Taylor serisi, bir fonksiyonun belirli bir noktadaki davranışlarını polinomlar aracılığıyla yaklaşarak temsil eder.
Bu yaklaşımın temelinde şu ilke yatar:

Yakınlık mümkündür; özdeşlik asla.

Taylor polinomu, sinüs fonksiyonunun belirli bir bölgedeki eğrisini neredeyse kusursuz şekilde taklit edebilir, ancak tüm tanım kümesinde onunla tam olarak örtüşemez.
Fonksiyonun özüne yaklaşır, fakat öz hiçbir zaman bütünüyle ele geçirilmez.

Bu matematiksel gerçek, insan ilişkilerindeki anlama çabasına güçlü bir analoji sağlar. Bir bilincin başka bir bilinci kavramaya çalışması, bir fonksiyonun diğerine yaklaşmasına benzer: sürekli bir hareket, artan bir yakınlık, fakat hiç tamamlanmayan bir örtüşme.

Öz–Kılıf Ayrımı: Bilincin Ulaşılamaz Çekirdeği

Her bireyin dışa yansıyan “kılıfı”, davranışları, sözleri, tepkileri ve görünen eğilimleridir. Bu kılıf soyulabilir: analiz edilerek, sorgulanarak, açıklanarak anlamlandırılabilir.

Fakat her bilincin içinde, fenomenolojik olarak erişilemeyen bir çekirdek vardır: öz. Bu öz, bir başkası tarafından hiçbir zaman tam olarak kavranamaz.

Bunun nedeni teknik bir sınırlılık değil, yapısal bir zorunluluktur:

  • Bilinçler özdeş değildir.
  • Deneyimler aktarılabilir ama yaşanılamaz.
  • Duygular betimlenebilir ama bire bir paylaşılamaz.
  • “Öz”, ancak ampirik ve sembolik izdüşümleriyle görünür hâle gelir.

Bu nedenle:

Yakın olabilirsin ama üst üste binemezsin.
Kılıfı soyabilirsin ama tamamen öze ulaşamazsın.

Sisifosvari Çaba: Yazgıyı Kabul Etmek ve Onu Sevmek

Sisifos’un kayası hiçbir zaman doruğa yerleşmez. Bu, ceza gibi görünse de Camus’nün yorumuyla Sisifos’un trajik özgürlüğünün kaynağıdır:
çabanın kendisini yazgısıyla özdeşleştirmesi.

Tam anlamanın imkânsızlığı düşünüldüğünde insan ilişkileri de benzer bir yapıya sahiptir. Öze ulaşamayacağını bilen insan, yine de yaklaşmayı seçer.
Bu seçim, ceza değil, özgürlüktür;
çünkü çaba, anlamın kendisini üretir.

İki bilincin kendisine ulaşamadığı o uzak “öz”, ilişkiyi yıkmaz;
aksine onun devamlılığını mümkün kılar.
Yakınlık, tamamlanmış bir birleşme değil, sürekli ertelenen bir erişimdir.

Bu nedenle ilişkide gerçek değer:

  • “Tam anlama”da değil,
  • “anlamaya çalışma iradesinde” bulunur.

Ve bu irade Sisifos’un kayayı tekrar tekrar itmesinden farklı değildir.

Ama burada önemli bir fark vardır: Bu Sisifoslar yazgılarını severler.

Tam anlamanın imkânsızlığı, insan ilişkilerini anlamsız kılmaz;
aksine onların özgül anlamını kurar.
Taylor serisinin bir fonksiyona yaklaşma çabası gibi,
iki bilinç de birbirine limit kadar yaklaşabilir fakat hiçbir zaman tam örtüşemez.

Bu eksiklik bir kusur değil, ilişkinin ontolojik zemininin kendisidir.
İlişki, özdeşlikte değil, yaklaşımda yaşar.
Yaklaşımın sürekliliği ise Sisifosvari bir irade gerektirir:
Her gün yeniden, bilinçli bir seçimle süren bir çaba.

Sevgi işte tam burada ortaya çıkar:
Öze ulaşmayı değil,
öze yaklaştıran yolu sevmek,
çabayı sevmek,
yazgıyı sevmek.

Sevgi, özün ele geçirilişinde değil;
öze asla ulaşamayacağını bilerek ona yaklaşma cesaretindedir.

Yazgısını seven iki Sisifosun çabasında…

Varlığın Genel Yapısına Doğru: Öz–Kılıf Ayrımının İlişkileri Aşan Ontolojisi

Bu yazıda insan ilişkilerindeki anlama sorununu, bir fonksiyonun özüne yaklaşma imkânsızlığı üzerinden tartıştım. Ancak bu sınırlılık, yalnızca bilinçler arası iletişimi değil, varlığa yöneltilen tüm kavrayış biçimlerini kesen daha geniş bir ontolojik yapının belirtisidir.

İnsan yalnızca başka bir insanın özüne ulaşamaz değil;
hiçbir şeyin özüne tam olarak ulaşamaz.

Dünya, görünüşlerle —kılıflarla— açılır:
nesneler fenomen olarak görünür, ama onların ontolojik çekirdeği her zaman kısmen kapalı kalır.
Bilimsel açıklamalar, sembolik modeller, matematiksel temsil sistemleri, duygusal deneyimler ve hatta kendi kendini bilme çabası bile bu yapısal perdeyi tamamen aralayamaz.

Bu yüzden:

  • Beden ile bilinç arasında
  • Görünüş ile gerçeklik arasında
  • İfade ile anlam arasında
  • Model ile fenomen arasında
  • Sembol ile gönderge arasında
  • Ve en çok da insan ile kendi özü arasında

daima bir boşluk, bir tam-olmayan-örtüşme mesafesi vardır.

Bu mesafeyi kapatmaya çalışan her girişim—ister bir Taylor polinomu olsun, ister fenomenolojik bir analiz, ister bilimsel bir yasa, ister duygusal bir yakınlaşma—yaklaşabilir, derinleşebilir, yoğunlaşabilir, ama hiçbir zaman tam örtüşme sağlayamaz.

İnsan olmanın yapısı, bu “yaklaşım üzerine kurulu ama hiçbir zaman ulaşamayan” çabanın ta kendisidir.

Bu nedenle, öz–kılıf ayrımı ilişkilerin değil, bütün varlık deneyiminin metaforudur.

Her bilme edimi, her anlama çabası, her modelleme, her sembolleştirme, her iletişim ve her kendilik inşası, temelde bir “yaklaşım hareketi”dir.
Öz hep biraz daha derindedir; kılıf hep biraz daha yüzeydedir.

Fakat bu eksiklik bir kusur değil,
insanın ontolojik yazgısıdır.

Ve tıpkı ilişkilerde olduğu gibi, bu yazgıyı kabul etmek umutsuzluk değil,
çabanın kendisini seçmek demektir.

İnsan, kavrayışının sınırlılığının farkında olarak
yine de kavramaya, modellemeye, anlamlandırmaya, sevmeye, açıklamaya devam eder.
Dünya kendisini bütünüyle açmaz,
ama insan yine de o açıklığın kıyısında anlam arar.

Bu yüzden:

Varlığı anlamak da ilişkiler gibi Sisifosvaridir:
Özü hiçbir zaman tamamen ele geçiremeyeceğini bilerek,
yine de kılıfın ötesine uzanmaya çalışan çaba.

İşte tam burada, insanın en temel seçimlerinden biri ortaya çıkar:
Yazgısıyla kavga eden Sisifos değil, yazgısını seven Sisifos olmak.

Yaklaşmanın imkânsızlığını bilerek
yine de yaklaşmayı seçen,
anlamanın tamamlanmayacağını bilerek
yine de anlamaya yönelen,
özün tam olarak ele geçirilemeyeceğini bilerek
yine de özün peşinde yürüyen varlık…

İnsan dediğimiz şey, özüne hiçbir zaman tam ulaşamayacağını bilerek kılıfı soymaya devam eden, dünyayı hiçbir zaman tam çözemeyeceğini bilerek kavramaya yönelen, ilişkileri hiçbir zaman tam kavrayamayacağını bilerek sevmeye devam eden Sisifos’tur.

Ve belki de varoluşun derin anlamı tam olarak buradadır:
Özün sonsuz ertelenişine rağmen kılıfın üzerinden dünyaya uzanma cesareti.

Meriç Türen

Meriç Türen

Düşünen Şey bir felsefe oluşumudur.

1 Comment Bir yanıt yazın

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç