Uyandık. Tüm çizgilerin çoktan çizilmiş olduğu bir resimde var olma savaşı veren bizler; istemediğimiz bir bedene, bir tarih zincirinin içine, anlam ve karmaşa sistemine uyandık. Halihazırda kurulmuş, çoktan başlamış bir dünyaya ve ilişkiler düzenine açtık gözlerimizi; burada olmanın yükü omuzlarımıza bindi. Kimimiz için bir enkazdı bu yük, tanık olabileceklerinin en kötü versiyonuydu ve acı veriyordu. Kimimiz karşısında durdu bu yükün, başı ve sonu belli bir sayı doğrusunda ayakta durma yarışından başka bir anlamı olmayan hayata küfürler savurdu. Kendimizi bu dünyaya fırlatılmış bulmanın bizde yarattığı çaresizlik ve kaygının sonu gelmedi, bir yere sığamadık. Birdenbire yaşam bulduğumuz şu küçük dünyada kendimize bir yer edinemedik. Ama gerçekten, insan denen şey bu kadar aciz miydi hayat karşısında, yoksa bu acımasız gerçekliğin içinde bile bir kurtuluş bulunabilir miydi?
Birçok varoluşçu filozofu da düşünceleriyle etkilemiş olan Martin Heidegger, tam da bu soruna değinir. Kendisinden önceki felsefenin yanlış soruları sormasına ve varlığı unutuşuna sitem ederek “Hiçlik yerine neden bir şeyler var?” sorusunu merkeze alır. Varlık problemini felsefesinin ana konusu yaparak “Geworfenheit” kavramını ortaya koyar. Heidegger’in “Geworfenheit” adını verdiği fırlatılmışlık düşüncesi Almancada werfen fiilinden gelir ve atılmış olma hali, orada bulunma anlamı taşır. Bu ontolojik kavram, insanın kendi iradesiyle seçmediği bir dünyaya doğduğunun, adeta fırlatıldığının farkındalığıdır. Seçmediği bir bedene, cinsiyete, ırka, çevreye fırlatılmıştır insan ve düşününce hayatı adına söz sahibi olduğu şeylerin azlığı soğuk bir gerçek olarak yüzüne çarpar. Heidegger; bizim seçmediğimiz, doğumumuzla bize atfedilmiş olan bu özellikleri “Faktizität (faktisite – olgusallık)” olarak adlandırır. İnsan seçmediği koşullar içinde var olmaya çabalar. Sartre’nin deyimiyle “Kişi, ıvır zıvırlarla dolu bir dünyada sendeler”. Peki bu olgu, yaşamımızı sınırlandıran koşullar toplamı mıdır yalnızca? Hayata gelişimizde toslayacağımız bir duvardan öte bir araç olarak tasavvur edilebilir mi?
Heidegger felsefesinde iki varoluş kipine rastlarız: Dasein ve das Man.
“das Man” olarak adlandırdığı varoluş kipiyle; günlük yaşamda sıklıkla karşılaştığımız, sahici düşünmeden kaçışta olan, içine düştükleri özellikleri sahiplenen ancak varoluşunu sorgulamaktan kaçınan insanları işaret eder Heidegger. Das Man, yani onlar diyebileceğimiz bu kip, bizi kendimiz olma ve varoluşun ağırlığını omuzumuzda hissetme seçeneğinden mahrum bırakan eğilimdir. Ancak Heidegger’e göre fırlatılmışlık gerçeği, özgürlüğün ve anlamın bir engeli değil, zeminidir. Değiştiremediğimiz koşullar içine doğmuş olmak, bunun farkında olmayı ama karşısında boyun eğmemeyi gerektirir . Kaçınılmaz olanın içinde bulunuşluk, bize kendimizi bu düzende konumlandıracağımız ve anlamımızı inşa edeceğimiz bir imkan sunar. Das Man, koşulların kendisine çizdiği çemberi kabul ederek kendine yönelik düşünmek ve sorumluluğu almak zorundadır. Mazeretlerin arkasına saklanmayı bırakıp aktif bir varoluşa yönelmek zorundadır. Aynı “Dasein” gibi.
Dasein; dünya içinde varlık, gündelik varlık, orada varlık olarak çevrilebilir. Dasein amaçlı ve ilgilidir, varlığını umursar ve bu özelliğiyle diğer canlılardan ayrılır. Dünyanın içinden yine dünyayla ilişki kurar ve onu düşünür. Seçmediği durumlar içerisinde yaşamak zorundadır ancak varoluşunun sorumluluğunu da alır, suçlayabileceği şey sadece kendisidir. Bu nedenle de hayat karşısında eyleme geçmiştir. Kierkegaard’ın dediği gibi: “Salt var olmakla kalmıyorum, varoluşuma yönelik ilgim ve girişimlerim var (Kierkegaard’dan akt. Bakewell, 2017, s. 64).”
Dasein, zorunlu olan yaşama fırlatılmıştır ancak onu inşa etme ve tasarlama yetisine sahiptir. O, sadece şuan olduğu veya geçmişte olmuş olduğu şey değildir, olacağı şeylerdir aynı zamanda. Geleceğe yönelik imkanlarına uzanan, seçmediği koşullardan kendine fırsatlar yaratan ve aktif bir tasarlayandır (Entwerfend). En başından itibaren başkalarıyla birlikte varoluştur, anlamını parçası olduğu toplumla kurar daima. Yalnız olduğunda dahi birliktedir, bu birliktelik hep Dasein’in bir parçasıdır (Mitsein). İnsan, tüm bunları kavradığında şartların altında sürüklenen bir varoluş olmaktan çıkar; sahici bir varlık olarak açığa çıkar. Artık koşulların ezdiği bir das Man değil, koşulların içinde kendine alan açarak kontrol sahibi olabilen sahici bir güçtür.
Heidegger, felsefesinde Dasein’in sahicilik problemi üzerinde yoğunlaşır. “Sahici bir varoluş nasıl olunur?” sorusunu sorar ve eserlerinde şu 3 olgu göze çarpar:
1. Kaygı: Kierkegaard’ın da detaylı olarak ele aldığı kaygı (Angst), Heidegger’e göre fırlatılmışlığın yarattığı bir ontolojik açılmadır. İnsan, her şeyin anlamsızlaştığı anlarla yüz yüze gelir ve fırlatılmışlığını hisseder. Dünyaya bırakılmışızdır, koşulların içerisine doğmuşuzdur ve bu koşullarla yaşamak zorundayızdır ama bize çoktan sunulmuş bir anlamla karşılaşmayız. Çevremiz, özelliklerimiz, bizi betimleyen şeyler zorunlu olarak vardır ama bu varoluşun anlamı eksiktir. Köprünün ortalarına kadar yürümüşüzdür ama geriye kalan köprünün yıkılmış olduğunu görürüz ve tutunacak korkulukların olmayışı bizde kaygı uyandırır. “das Man” olarak yola devam edemeyiz, verilenlerin sonu gelmiştir ve anlamdan yoksunuzdur. Kaygı bizi sahicileştirir. Varoluşuyla baş başa kalan bizler, anlamı kendi kendimize yaratmaya mecbur kalırız. Bu baş dönmesi ekmeğini verecektir.
2. Zamansallık: Dasein’i zamansal bir varlık olarak tanımlar Heidegger. Zamansallık ise varlığın zamanın bir parçası olduğu görüşünü reddederek varlığı zaman olarak görür. Dasein, fırlatılmıştır ve bu fırlatılmışlık onun geçmişini oluşturur. Varlığının başlangıcına verilen cevaptır, Geworfenheit. O aynı zamanda şimdide var olur, gündeliklikle ve görevlerle şimdiye gömülüdür. Yani geçmiş ve şimdi ile tanımlanabilir varlık dediğimiz şey. Ancak Heidegger için bu yetersizdir ve Dasein’e karşılık gelmez. Sahici bir varlık olarak, kendi üzerine düşünen bir varlık olarak insan yalnızca geçmişi ve şimdisinden oluşmaz, o aynı zamanda geleceğe yönelik varlıktır. Enwerfend oluş olarak kendini geçmişten geleceğe doğru kurar. Dasein ele alındığında, geleceğe dair potansiyellerinin de onu oluşturduğu ve aslında geleceğe uzanan bir varlık olduğu görünür. Varoluş, tamamlanmış bir kavram değil, bir imkanlar alanıdır.
3. Ölüme Yönelik Varlık: Dasein geleceğe uzanır ancak gelecek sonsuz değildir; fırlatılmışlık, ölüme doğru fırlatılmışlıktır. Tüm imkanların ve tasarıların son bulduğu bir gerçektir ölüm ve varoluşu başından itibaren etkiler. Çünkü insan, sınırsız bir yaşama değil, sonlu bir varoluşa atılır ve bu son korku verici bir yazgı olarak değil, yaşamın anlamını inşa etmede görevli bir araç olarak görülmelidir.
“Hayat ölümdür ve ölüm hayatın bir türüdür (Hölderlin’den akt. Çolak, 2022).”
Heidegger’in otantik varoluş adını verdiği bu kavrayış, ölümü karamsar bir bitiş olarak gören anlayışa karşı çıkarak ölümün farkında ve sorumlu bir varlık olan Dasein’i savunur. Ölüme olan yönelikliğimiz bizi bu sınırlı ve görece kısa hayatta anlamlı şeyler yapmaya dürter. Tüm bahaneler son bulur ve hayat ciddiye biner. Ölüm kaçışı olmayan soğuk gerçeklikten, yegane korkuluğumuz konumuna gelir. Çünkü biliriz ki ölüm bir zorunluluktur ve bu zorunluluğa tutunarak yaşamın sahipliğini elimize almalıyızdır. Başlangıcımız gibi bitişimiz de seçimimiz dışındadır ama bize düşen, bu ikici ucu çizilmiş doğruda ayakta kalmayı başarabilmek ve hatta en iyi şekilde durabilmektir.
Geworfenheit kavramı, atılmışlığın bizde yarattığı çaresizlik duygusunu fark eder ama onu yalnızca sınırların bizde yarattığı bir duyguya indirgemez. Bu atılmışlık bir kısıtlamalar bütünü ile çevrilmiş olmaktan öte, özgürlüğün ve anlamın zeminini hazırlayan bir düşüncedir. Faktizitätlarla kuşatılmış olmak, pasif bir rol üstlenmeyi gerektirmez. Yaşamımız sürekli olarak tanımlanamaz güçlerin etkisi altında kalan ve bizi “elimde değil” söylemine iten bir kader olarak düşünülemez, bu kadar değersiz veya güçsüz değilizdir. Das Man, anonimlik ve sıradanlığından sıyrılarak, varoluşunu sorgulayan ve anlamın yükünü taşıyabilen; kaygı, zamansallık ve ölüme yönelik varlık gibi sahici varoluşa ulaşabilme imkanlarını açığa çıkaran deneyimlerle, sınırlarından faydalanmasını bilerek bu koşullar içinde anlam inşa edebilen Dasein olarak kendini görme eğiliminde olmalıdır.
Heidegger, günümüzde özgür iradenin olmadığını düşünen kadercilerle bizi kısıtlayan hiçbir şeyin olmadığını düşünenler arasında bir orta yol haritası çizerek kaçınılmaz olana doğan insanın kendi anlamını yaratma mücadelesine ışık tutar. Kurtuluşun Dasein haline gelebilmekte olduğunu söyler ve içinde çırpınıp durduğumuz dünyayı anlamamızın gerekliliğini vurgular.
Gewonferheit fikri ile felsefenin akışı ve kalıplaşmış toplumsal bakış açısı kökten değişir. Bilginin ne olduğunu sorgulamak gibi epistemolojik problemler geri plana atılırken varoluşçuluk önem kazanır ve merkeze “Bu hayatla ne yapmalı?” sorusu konur. İnsan denen varlık, fırlatılmış olduğunu öğrendikten sonra bile varoluşunun anlamını üstlenmeyi öğrenebilecek midir? Heidegger’in Das Man adıyla işaret ettiği kimseler, evvelden beri sığındıkları elimizden ne gelir bahanesini bırakıp, hayattaki figüran rollerinden vazgeçebilecek midir?
Johann Peter Hegel’in dediği şu cümle, durumumuzu çok güzel özetler: “Kendi kendimize ister itiraf edelim, ister etmeyelim biz, eterde çiçek açıp meyve verebilmek için kökleriyle topraktan yükselmek zorunda olan bitkileriz (Hegel’den aktaran Heidegger, 2013, s. 11).”
KAYNAKÇA
Bakewell, S. (2017). Varoluşçular kahvesi. Domingo Yayınevi.
Heidegger, M. (2013). Olmaya bırakılmışlık. Avesta Yayınları.
Çolak, P. D. (2022). Varlığın özü zaman mı? Martin Heidegger felsefesi.
Dahlstrom, D. (2023). Geworfenheit. In Heidegger dictionary. Bloomsbury.