“Tarih felsefesi” kavramı, insan düşüncesinin geçmişi anlama, yorumlama ve açıklama çabasının uzun ve karmaşık bir yansımasıdır. Bu kavramın anlamı, antikçağdan yeniçağa dek uzanan felsefi yolculukta önemli değişiklikler geçirmiş, farklı bilgi kuramsal yaklaşımlar, metodolojik tartışmalar ve insanlık durumuna ilişkin temel varsayımlarla şekillenmiştir. Tarihin kendisi, hem yaşanmış olaylar bütünü olarak, hem de bu olayları konu edinen bir bilgi disiplini olarak ikili bir anlama sahiptir; bu ikili anlam, tarih felsefesinin de geçmişin felsefesi ile tarih biliminin felsefesi olarak iki ana yönde gelişmesine yol açmıştır. Bu evrimin merkezinde ise, felsefenin geneli ve evrenseli arayışı olan theoria ile, tarihin tekil ve özgül olaylara yönelimi olan historia arasındaki köklü karşıtlık yer almıştır.
Antikçağ ve Ortaçağda Tarih Anlayışı: Döngüselden Çizgiseline Geçiş
Antikçağ dünyasında theoria ile historia arasındaki karşıtlık belirgindi. Tarih, bilimsel bir disiplin olarak değil, daha çok bir edebi tür olarak, yani geçmiş hakkında bilgi edinilen bir zaman parçası olarak görülüyordu. Antik Yunan düşüncesinde insani ve toplumsal geçmişin, şimdi ve gelecekle sürekli ve nedensel bir ilişkisi bulunmuyordu. Doğa olaylarında görülen döngüsel düzen gibi, insani-toplumsal yaşamda da belli devlet tiplerine göre biçimlenen döngüsel bir düzen olduğu varsayılıyordu. Geçmişte yaşanan olayların tekrar edeceği inancı, dönemin tarih anlayışının temelini oluşturuyordu.
Ortaçağda ise, özellikle Hristiyanlığın etkisiyle bu döngüsel anlayış köklü bir değişim geçirdi. Hristiyanlık, evrenin ve insanın yaratılışını tek bir Tanrı’ya bağlayan, başlangıcı ve bitimi olan, sürekli ve gelişim gösteren çizgisel bir zaman anlayışını beraberinde getirdi. Bu anlayışa göre tarih, tekrarlayan olaylardan ibaret değil, bir daha tekerrür etmeyecek, ilk günahtan (Âdem) İsa’nın gelişi ve kıyamete kadar sürecek olan bir defalık bir süreç olarak kavranıyordu. Tarihsel olaylar, Tanrı tarafından önceden belirlenmiş ve ilahi bir ereğe doğru ilerleyen bir akış içindeydi. Bu teolojik ereksellik (finalist tutum), tüm ortaçağ düşüncesine nüfuz etti ve Batı düşüncesinin ürettiği birçok tarih felsefesine miras kaldı. İslam düşüncesinde de benzer şekilde, ilahi bir plana göre gerçekleşen, Tanrı tarafından saptanmış bir ereği olan bir tarih teolojisi gelişti. Geçmişteki olaylar, dini ve ahlaki dersler çıkarmak amacıyla yorumlandı. Ancak İslam düşüncesinde İbn Haldun gibi isimler, mevcut tarih yazıcılığının olayları yeterince titiz aktarmadığını, sadece otoriteye sığındığını eleştirerek, toplumsal olgular arasında nedensel ilişkiler arayan, genel düzenlilikleri ve yasallıkları ortaya koymayı amaçlayan “umrân ilmi”ni ortaya koydu. Bu yaklaşım, tekil tarihsel olayları toplumsal doğalarına göre açıklayan, hikâye etmekten (narration) izah etmeye (explication) geçişi sağlayan felsefi temelli bir tarihçiliğe işaret ediyordu.
Yeniçağda Tarih Felsefesinin Şekillenmesi: Hümanizmden İdealizme
Yeniçağ, ortaçağın teolojik determinizminden sıyrılma arayışlarıyla başladı. Hümanizmle birlikte insan sorunu merkeze alındı, ancak antikçağdaki theoria-historia karşıtlığı büyük ölçüde devam etti. Tarih, hala bir bilim olarak değil, daha çok edebi bir tür veya ahlaki dersler çıkarmaya yarayan pratik bir uğraş olarak görülüyordu.
Aydınlanma yüzyılı olarak adlandırılan 18. yüzyılda, tarihe karşı kuşku devam etse de, ona özel bir önem ve ilgi gösterilmeye başlandı. Bu dönemde “tarih felsefesi” terimi ilk kez kullanılarak felsefe ve tarih kavramları bir araya getirildi. Aydınlanmacı düşünürler, insanlığın ilerlemesine duydukları laik inançla, tarihi sürekli ilerleyen, insan türünün yetkinleşme sürecini gösteren ereksel bir süreç olarak ele aldılar. Iselin ve Wegelin gibi filozoflar, tarihte ahlaki durumdan, erdemlerin, sanatların ve bilimlerin gelişimine doğru bir ilerleme gördüler. Ancak bu ilerleme ve ereklilik arayışı, felsefenin tarihe dışsal ilkeler dayatma tehlikesini de beraberinde getirdi. Bazı düşünürler, tarihteki rastlantısallığı ve özgüllüğü vurgulayarak, tarihin tamamen akılsal yollarla kavranamayacağını, ancak kısmi bir açıklığa ulaşılabileceğini belirttiler.
Herder, Aydınlanma’nın bu genellemeci ve sürekli ilerleme fikrine karşı çıkarak tarihsel çağları bugünün ölçütleriyle kavramanın yanıltıcı olduğunu savundu. Herder’e göre tarihin şekil veren en önemli özelliği genelliği değil, bireyselliğiydi; her tarihsel olay “bir defalık gerçeklikler,” “kendine özgü ve tekrar etmeyen olaylar” olarak görülmeliydi. Doğa bilimlerindeki gibi kesin yasalarla açıklanamayacağını belirten Herder, tarihte bir “objektiflik” aramanın yolunu, olayları doğa yasaları altında düzenli ve tekrar eden olgular gibi görme yanılgısından sıyrılmakta buldu. Tarihte bir tanrısal plan ve uyum olduğuna inansa da, bunun tek insan tarafından asla tam olarak kavranamayacağını belirtti. Herder için tarih felsefesi, hümaniteyi bir kılavuz sözcük olarak kullanarak, her dönemi kendi tekliği içinde yorumlayan betimleyici ve yorumlayıcı bir uğraştı. En önemlisi, tarihin kavranışında “anlama” (Verstehen) yöntemini merkeze koyarak, doğa bilimlerinin açıklayıcı yönteminden farklı bir yol çizdi ve tin bilimlerinin temelini attı.
Kant, Herder’den etkilenerek, teorik aklın tarihte genel bir ilke bulamayacağını, akılsal olan ile tarihsel olanın karşıt olduğunu kabul etti. Ancak pratik akıl aracılığıyla tarihe bir anlam yüklenebileceğini savundu. Kant’a göre tarih, insan özgürlüğünün gelişme süreci olarak ele alındığında anlam kazanır. İlerleme, teorik değil, pratik ve ahlaki bir ödevdir; insanlık, evrensel adalet ve bir dünya yurttaşlığı hedefine doğru ilerlemelidir. Bu anlamda tarih felsefesi, pratik aklın bir kurgusu, bir “hipotez”i olarak “hipotetik tarih”ten ibaret kalır ve tarih bilimine olayları seçmede bir “ipucu” sunar.
Alman İdealizmi dönemi, Kant’ın düşüncelerinden hareketle, tarihin felsefi anlamını daha da derinleştirdi. Fichte, bilginin “Ben”in eyleminin ürünü olduğunu belirterek, tarih felsefesini insan özgürlüğünün ve birliğinin a priori bir planını ortaya koyan bir etkinlik olarak gördü. Tarih, insanlığın akla dayalı bir özgürlükle yönlendirdiği bir planın gerçekleşmesidir. Fichte, tarihi beş döneme ayırarak insanlığın aklın ve özgürlüğün gerçekleşmesine doğru ilerlediğini savundu. Schelling ise, tinin hem doğayı hem de tarihi yarattığını ve doğayla birlikte bilinçsizlikten bilince doğru ilerlediğini öne sürdü. Ona göre tarih, tıpkı doğa gibi, bir zorunluluk ve yasallık içerir, ancak aynı zamanda insan özgürlüğünü de barındırır. Schelling, geç dönemlerinde tarihi “mutlağın kendini açtığı alan” olarak görmüş, din ve mitoloji felsefesiyle iç içe geçirmiştir.
Hegel, bu idealist geleneğin zirvesidir. Ona göre dünya tarihi, aklın dünyaya egemen olduğu, dolayısıyla akılsal bir süreçleşme bulunan bir alandır. Tarih felsefesi, tarihin düşünsel yoldan incelenmesidir ve tinin kendisini tarihte açtığı, özgürlük bilincinin ilerlemesi sürecidir. Hegel, Kant’ın “yabancı akıl”ını eleştirerek, tarihte hüküm süren aklın aslında felsefenin kendi özü olarak bildiği aynı tin olduğunu savundu. Dünya tarihi, “özgürlük bilinci içinde ilerleme süreci”nden başka bir şey değildir. Hegel, tarih yazıcılığını ilkel, refleksiyonlu ve felsefi olmak üzere üç ana türe ayırmış, felsefi tarihin, tarihteki akılsal özü, yani özgürlüğün gelişimini araştırdığını belirtmiştir. Ona göre devlet, özgürlüğün gerçekleştiği somut ortamdır.
19. ve 20. Yüzyıl: Tarih Felsefesinin Çeşitlenmesi ve Eleştirisi
19. yüzyıldan itibaren tarih felsefesi, Alman İdealizminin sistematik ve erekselci yaklaşımlarına karşı yeni tartışmalarla çeşitlendi. Alman Tarih Okulu, Hegelci ilerleme ülküsüne karşı çıkarak Herder’in tarihsel olayların bireyselliği ve kendine özgüllüğü vurgusunu benimsedi. Ranke gibi tarihçiler, tarihin amacının olayları “nasılsa öylece göstermek” olduğunu savunarak, doğa bilimlerindeki gibi genel yasalar arayışını reddettiler. Onlar için ilerleme, Hristiyan teolojisinin tarihe soktuğu bir inanç olabilirdi, ancak tarihçi için geçmişin yükselişlerini olduğu kadar düşüşlerini de aynı “gerçeklik duygusu” altında görmek esastı. Bu okul, anlama yöntemini tarih biliminin ana yöntemi haline getirerek, **”tarih bilimi felsefesi”**nin temellerini attı.
Dilthey, 19. yüzyılın sonlarında, doğa bilimlerinin açıklayıcı yöntemine karşı, tin bilimlerinin (tarih, psikoloji, filoloji vb.) “anlama” yöntemini merkeze koydu. Ona göre bilimler, sadece gözlemlenen olgularla değil, aynı zamanda insanın total kimliğiyle, onun isteyen, hisseden, amaçlar koyan yanıyla da ilgilenmelidir. İnsan, tarihsel olarak oluşan bir “yaşam bütünlüğü” içindedir ve bu “tarihsellik” ve “tinsellik”tir. Dilthey, tarihte mutlak bir erek ya da son hedef bulunmadığını, ancak insanların kendi tarihlerini “özgürlüğün göz kırptığı bir süreç” olarak görebileceğini savundu. Böylece insan özgürlüğünün sorumluluğunu vurgulayarak, idealist ve materyalist tarih felsefelerinin determinist yaklaşımlarını eleştirdi.
Yeni Kantçılık içinde Rickert, tarih bilimini tekilleştirici bir bilim olarak tanımlarken, doğa bilimlerini genelleştirici olarak ayırdı. Tarih, değerlere bağlı olarak seçilen, benzersiz olayları konu edinir ve doğa bilimlerindeki gibi yasalar arayamazdı.
Max Weber ise, Dilthey’ın “anlama”sını ve Yeni Kantçıların değer vurgusunu kendi sosyolojisine taşıdı. O, tarihsel olayların tekilliğini anlamak için “ideal tip” kavramını geliştirdi. İdeal tipler, tarihsel gerçekliği kavramsal olarak betimleyen ve karşılaştırmalı analize olanak sağlayan analitik araçlardı. Weber, tarihsel nedenselliği, “eğer-o zaman” hipotezleri kurarak, yani varsayımsal senaryolar üzerinden olayların önemini değerlendirerek ele aldı. Bilimin görevini, neyin yapılması gerektiğini söylemek yerine, neyin mümkün olduğunu göstermekle sınırladı.
20. yüzyılın başlarında, Marxizm, tarihi “tek bilim” olarak kabul etti ve materyalist bir temele oturttu. Tarih, üretim tarzları ve üretim ilişkilerinin belirlediği, sınıf mücadeleleri ve devrimlerle ilerleyen, en sonunda sınıfsız bir topluma ulaşan ereksel bir süreçti. İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar, ancak bu süreçte doğal yasalar gibi işleyen ekonomik yasalar da etkiliydi.
Nietzsche, tarihe pratik ve pedagojik bir işlev yükledi. Ona göre tarihin aşırı vurgulanması yaşamı zedeleyebilir; bu yüzden tarihe anıtsal, antikacı ve eleştirel olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmak gerektiğini savundu.
Spengler ve Toynbee gibi düşünürler, Batı’nın çizgisel ilerleme inancını sorgulayarak, uygarlıkları döngüsel bir yaşam süreci içinde (doğuş, büyüme, çöküş) ele aldılar. Onlar için tarihte mutlak bir erek yerine kadersel bir zorunluluk mevcuttu.
Yapısalcılık, tarihsel süreçten ziyade, belirli bir dönemin altta yatan, göreli olarak sabit “yapılarını” rasyonel olarak kavramaya odaklandı. Dilbilimsel ve etnografik yapıları analiz ederek, çizgisel ilerleme fikrini reddetti ve döngüsel tarih anlayışına yakınlaştı.
Neopozitivizm ise, tarihin doğa bilimlerindeki gibi yasa-temelli, dedüktif açıklamalar sunamayacağını savundu. Onlara göre tarih, olayları “anlatıcı” (narratif) önermelerle birbirine bağlayan, yorum ve betimlemeye dayalı bir uğraştı. “Anlama”nın bilimsel açıklama değeri sınırlı olup, daha çok heuristik (yol gösterici) bir işlev görürdü.
Son olarak Hermeneutik tarih anlayışı, Dilthey’ın anlama yöntemini daha da geliştirerek, tarihi açıklayıcı yasalarla kavramaktan çok, geçmişi kendi yaşam bütünlüğümüz ve kültürel geleneğimiz içinde yorumlamak olduğunu öne sürdü. Dilin, anlamların ve tarihselliğin taşıyıcısı olduğu vurgulanarak, tarihsel olana ancak dilsel ürünleri yorumlayarak yaklaşabileceğimiz belirtildi. Gadamer gibi varoluşçu hermeneutikçiler, tarihte bir ereklilik olduğu fikrini yeniden gündeme getirmişlerdir.
Sonuç olarak, “tarih felsefesi” kavramı, antikçağın döngüsel ve edebi tarih anlayışından, ortaçağın teolojik erekselciliğine, yeniçağın aydınlanmacı ilerleme ideolojisine, Alman İdealizminin tinin özgürleşmesi ve kendini gerçekleştirmesi anlayışına, 19. yüzyılın sonlarında tarih biliminin metodolojisini ve anlama kavramını merkeze alan yaklaşımlara ve 20. yüzyılda materyalist, döngüsel, yapısalcı ve yorumsamacı çok çeşitli görüşlere evrilmiştir. Bu evrim boyunca, tarihin doğası, bilimselliği, yöntemleri ve insanlık için taşıdığı anlam sürekli sorgulanmış ve farklı dönemlerin felsefi, bilimsel ve toplumsal dinamiklerine göre yeniden tanımlanmıştır. Tarih felsefesinin bu uzun ve zengin serüveni, insanın kendi geçmişiyle olan karmaşık ve bitmeyen hesaplaşmasının bir aynası olmaya devam etmektedir.
Kaynaklar:
Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, Notos Kitap
Hegel, Tarih Felsefesi 3 – Yunan ve Roma Dünyası, İdea Yayınları