bu ölü ve suskun maddelerle dolu, ışığını yitirmiş bir evrende, imkânsız bir sapma olarak belirdim: bilinç. karanlık, sıcak ve ıslaktı. yüzüme birden ışık vurdu. daha önce hiç hissetmediğim bir baskı oluştu. o ana dek yalnızca var olmuştum—sonsuz ve tanımsız bir boşlukta, zamanın kıyısında asılı duran bir his gibi. ama şimdi, her şey sıkışıyor, daralıyor ve beni itiyordu. dünya, beni istemeden beni kendine çekiyordu. bir sınırdan geçtiğimi hissettim. bir önceki varoluş biçimim kapanıyor, yerine adı konmamış, keskin bir gerçeklik açılıyordu. varlık, kendi kaynağına karşı sürdürülen bir direniştir. hayat, seni doğduğun maddeye—bilinçsizliğe, hiçliğe—geri çağıran kör bir güce karşı verilen sürekli bir başkaldırıdır. her düşüncen, her hücren, her hatıran; bu çöküşe karşı tutulan küçük bir barikattır. ama bilirsin: bu barikat sonsuza dek dayanamaz. gün gelecek; karşı koyan ellerin titreyerek düşecek. ve sen, kaçınılmaz çekime boyun eğeceksin. ama işte tam burada başlar trajedinin büyüklüğü: ne zaman çökeceğini bilerek ayakta durmak. işte budur acının en hakiki biçimi. çünkü insan, çöküşle malul bir mucizedir.

tenim titredi, hava ciğerlerime doldu, ve bir çığlık yükseldi—benim çığlığım. ama ben miydim gerçekten bağıran, yoksa evrenin içine düşen varlığımın yankısı mıydı bu? ışık, bedenime hükmeden ilk tanrı oldu. soğuk, ilk acı. ve zaman, o anda başladı. öncesi yoktu. en azından hatırladığım bir öncesi yoktu. varlığım bir sınırın diğer tarafında sessizdi, şimdi ise çırpınan, nefes almaya çalışan bir varlığa dönüşmüştü. varlığımın ağırlığını hissetmeye başladım. ağırlık, kaçamayacağın bir tutsaklıktır. bedenimi hissetmek, ona mahkûm olmaktı. beni sarmalayan sıcaklık gitmişti. artık hiçbir şey olduğu gibi kalmayacaktı. düşüncelerim daha oluşmamıştı, ama hislerim vardı. ve hislerim bana şunu fısıldıyordu: artık bir geri dönüş yok. artık dünya var. artık ben varım. henüz ötekiyle veya başkasıyla tanışmamıştım. beni saran evrendi. yabancı, devasa, beni kavrayan, anlamlandıramadığım bir şefkatle taşıyan eller. dokunuluyordum. dokunulmak—şimdiye kadar bildiğim en tuhaf şeydi. ben birine aittim, ya da en azından biri bana sahip çıkıyordu.

sonra, her şeyin üzerime çullandığını hissettim: sesler. yüksek, anlaşılmaz, boşluğun içinde yankılanan ve dünyayı benim için bölümlere ayıran sesler. öncesinde tek parça olan varlık şimdi parçalara ayrılıyordu: sıcak ve soğuk, ışık ve gölge, sessizlik ve ses. bu da bir çeşit entropiydi. özlemeye başladım. ama bu, bildiğin türden bir özlem değildi. bir geçmiş zaman güzelliğine, çocukluğun steril saflığına ya da kaybedilmiş bir ana değil—bütün zamanların dışında, mekânın bağlarından azade bir hakikate duyulan özlemdi bu. bir anavatana, ama bir coğrafyaya değil; bir bedene, ama bir insana değil. bitimsiz, sonsuz bir hasret. zamanın misli geçmiş formların boyunduruğu altında değildim. geçmişim yoktu ki geçmişe özlem duyayım. her şeyden önce, var olmadan önce bildiğim bir şey vardı. varlık, insanın üzerine kapanan bir kafes. doğduğun an, anahtarını düşürdün. o ana kadar yalnızca “olma” hâlindeyken, şimdi artık “ben”dim. ama ben, tam da ben olduğum için, orada değildim. özlemeye başladım. çünkü doğum, sürgündür. geriye, ileriye, şimdiye değil… tüm zaman ve mekânların ötesinde, atomlarına ayrılmış ama asla yok olmamış olan o büyük parçaya. hayatın ana arterine. kan yerine kavrayışın aktığı, varlığın en saf hâline. dönüş… asıl mesele buydu. çünkü doğmak, asıl kaynağından sürgün edilmektir.

Meriç Türen

Meriç Türen

Düşünen Şey bir felsefe oluşumudur.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Felsefe

Devrim: Bir Tramvay Problemi

 Albert Camus’dan Adiller- Bir Devrimin Kefareti  Devrimler değişen dünyanın ayarıdır, tepetaklak olmuş bir dünya ruhuna iki tokat atıp kendine getiren müdavimler onlardır. Ancak hiç