İnsan ve Toplumun Felsefi Doğası Giriş Felsefe, çoğu zaman akademik kurumların duvarları içinde sınırlanmış, soyut ve uzak bir uğraş olarak algılanır. Ancak bu algı,
🖋 Uygar bir toplumun doğuşundan önce henüz birleşmemiş olan insanların bir sözleşme ile özgürlüklerini bir iktidara devretmiş olması, genellikle özgürlüklerin kısıtlanması ve kolektif bir şekilde kendiliğin
Philipp Mainländer, Hegel ve Schopenhauer Felsefesinden izler taşıyan ve bu iki Felsefeyi sentezleyen bir Filozoftur. En önemli başyapıtı olan Das Philosophie der Örlosung adlı
Varlık ile bireyin ilişkisi hakkında sistemli bir inceleme Martin Heidegger tarafından başlatılmıştır. Yazımıza Martin Heidegger’ in in Varlığa bakış açısı ile bakmamız yerinde olacaktır:
“Sanat yalnızca güzelliğin değil; gücün şekil bulmuş halidir.” Antik Yunan’da bir heykel, yalnızca insan bedenini değil, tanrısal düzeni; bir tapınak ise sadece taşları değil,
İnsan, evren ölçeğinde düşünüldüğünde son derece sınırlı bir anlam ve kavrayış yetisine sahip bir canlıdır. Evrenin bütününü, varlığı, zihni ya da yaşamın özünü sistematik
Nesneyi algılayışımız, önce o nesnenin kendinde şeyinden değil, onun dış fenomeninden başlar ve bu durum a posterioridir. O şeyin beyne ulaşımı bir diyalektik süreçten geçer.
Yeryüzünün apaçık gerçekliğiyle yüzleşmenin yakıcı sorumluluğundan kendi kabuğuna çekilerek kaçan benlik, burada yeni kurgular yaratır ve böylece içinde bir ideal ya da ilah formunda
Medeniyetin bugününe dair çıkarımımızda farkedilmesi zor derin bir çarpıklık var. Kendi ürettiği tekniğe ve araçlara indirgenerek özünü yitirmiş bu medeniyetin en ufak çatırdamayla dağılacak